“Happy new year” (Animated post card project) Ali Balkan 2017

Advertisements

İSTANBUL CONTEMPORARY ‘17 ÜZERİNE l ALİ BALKAN

CI’un  12.edisyonunda benim ilgimi çeken en büyük değişiklik, fuar tarihinde yapılan değişiklikti. 11 yıldır kasım ayı ilk yarısında düzenlenen fuar, eylül ayının ilk yarısına çekildi. Bu gerçekten de riskli  ve ziyaretçi sayısına olumsuz etki edebilecek bir seçimdi.

 

Geçen yıl bu zamanlarda “sanat sezonu” başlıklı yazımda bir söyle demiştim: “Ben size meteorolojik bir tanım getireyim: Dünya gezegeninin kuzey yarımküresinde ısının 20 derecenin altına düşmesi ile başlayan, 20’lerin üstüne çıkması ile biten meteorolojik olaya, sanat sezonu denir! Havalarda da artık 15 derecelere inince ilk başlayan döneme de  fuar sezonu denir.”

 

Çılgın proje

Mevsimler ve bunun sanat sezonuna etkisi için bir ek de yapayım. Yaza geçiş ve yazdan çıkış çok esaslı farklar taşır. Haziranın ilk yarısı, kışın devamı olduğundan fuarların bir şansı olabilir, ancak kuzey yarım kürenin adeta tatile girdiği ağustostan sonra daha şehir bile tatil havasındayken, eylül kanımca bir sanat fuarı için oldukça zor bir ay değil, en zor aydır.

Uzun lafın kısası sanat çevresininin pek te alışık olmadığı bir dönemde fuar kapılarını açtı. Son olarak 2015 eylülde düzenlenen Art International en fazla 30 bin ziyaretçiye ulaşabilmişti. Geçen sene 100 bin ziyaretçi sayısına kasım ayında yaklaşan CI, eylülde sanatseverleri ne kadar cezbedecekti?

 

İşin doğrusunu söyleyeyim bu büyük riskti. Bunu ölçmüş, tartmış  olabilmelerinin bir yolu da yok. Takvimde esaslı bir değişiklik yaptılar. Sözgelimi perşembe günü 22’de  yayımlanan dizinin pazartesi öğle kuşağına  çekilmesi gibi bir değişiklikti. Bildiğin “Çılgın projeydi”.

 

CI çok zor bir testten büyük başarı ile geçti

Eylül’de hava sıcaklığı rekorları kırılırken, okullar bile açılmamışken,  “tatilin güzeli eylülde olur” mottosu ile sanatseverler sonbabarın yazdan kalma en güzel günlerini  tatil beldelerinde yaşarken ben de bir tahmin yaptım. 70 bin ziyaretçi büyük başarı olur diye düşündüm. Ancak Afrika sıcaklarının eylülde tekrar İstanbul’u etkisi altına alması üzerine, ziyaretçi sayısı tahminimi 60 bine indirdim. Fuar ise, 80 binden fazla ziyaretçisi ile öyle bir şeyi ispat etti ki bunu tarihe not düşmek gerekir.

 

İster kritik ağırlığa ulaşmak deyin, ister  İstanbul sembolü olmak deyin, bu çok önemli bir şeydir. Büyük bir başarıdır. Tebrik etmek gerekir.

 

Ziyaretçi sayısı niçin önemli

Öncelikle herkesin oldukça sanallaştığı, sosyal medyanın alıp başını gittiği bir çağda, sıcaklık rekorları kırılırken, İstanbul’da hafta sonu trafiğine gireceksin, fuara gideceksin, saatlerce kalabalığın zirve yaptığı fuarda gezeceksin,  bir de girişte 55 TL’ye bilet alacaksın. Bu çabayı karşılayan deyim de bellidir: “Sevgi emektir”.

 

Bu yüksek sayı, sanatseverlerin fuarı çok önemsediklerini, bir sanat olayı, sanat şöleni olarak gördüklerini ortaya koyar. Diğer yandan, şehirle bütünleşme iddiasındaki bir fuarın izleyici ile buluşması da çok önemlidir.

 

Bilet fiyatı yüksek mi?

Dünyadaki sanat fuarlarının giriş ücretlerine baktığımızda Art Basel’da 220 TL olduğunu görüyoruz. Yahu İsviçre çok pahalı bir yer derseniz. Brezilya’da düzenlenen Sp Arte’nin   bilet fiyatının yaklaşık olarak Contemporary İstanbul ile yakın bir değerde olduğunu görüyoruz.  Bu anlamda, bilet fiyatları da uçuktu demek temelsiz kalıyor.

 

Diğer yandan da şunu düşünelim. Diyelim ki bilet fiyatları 10 TL olsa emin olun ki ziyaretçi sayısı öyle bir artardı ki, Pazar günü fuarın gezilmesi fiziksel olarak imkansız hale gelirdi. Alt kat, yetersiz soğutma imkanları ile,  meteorolojik bağlamda İstanbul’da eylül ayı sıcaklık rekorları kırılırken hamama dönerdi. Burada optimum bir dengenin gözetildiğini tahmin ediyorum.

 

Diğer yandan Art Ankara ve Artist fuarlarının dünya ile kıyaslanınca çok cazip giriş ücretlerine sahip olduklarını da sanat severlere hatırlatalım.

 

Ümit Gezgin’le fuar açılışında

 

Genel değerlendirme

Öncelikle sanat piyasasının daraldığı, siyasi ve ekonomik çalkantıların tüm dünyada ve bölgemizde çok ciddi yaşandığı bir dönemde, fuarın çok ta iddialı olmasını kimse beklemiyordu.

 

Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, kapanış günü “2015 yılı sonunda başlayan ve 2016 yılı boyunca atarak devam eden sıkıntılar içinde geçen yıl fuarımızı düzenledik. Bu İstanbul’a ve sanat çevrelerine beslediğimiz güvenin ve aynı zamanda sorumluluğumuzun bir sonucuydu.” diyerek bu durumun da altını çizmişti.

 

Bir örnek verecek olursak, 2014’de 85 milyon dolar değerinde eser  satışa sunulurken bu sene 55 milyon dolar tutarında eser satışa sunuldu.

 

Haber Türk’te yer alan değerlendirmede “boş alanların geçen seneye göre daha iyi kamufle edildiği” yorumu da bence çok yerindeydi. Yani  katılım eskiye göre azdı ama bunu fark etmek geçen seneye göre zordu.

 

Önemli olan ise bunlar hiç  değildi. Önemli olan, sanat piyasasının hiç te parlak olmadığı bir dönemde, fuara gösterilen ilgi, onca zor koşullara rağmen fuarın ayakta kalması idi. Bu sanat dünyası için moral kaynağı oldu.

 

Geçen senenin aynısı “yaw”(!)

“Aynı  geçen fuar”…”Geçen sene de yok muydu bu? “Bence geçen senekinin aynısı”..” Nerdeyse geçen seneki gibi”  sözler hollerde yürürken sıklıkla duyabileceğiniz sözlerdi. Bunlar, yıllardır CI için yapılan eleştirilerin ilk sırasında bu yer alır. Ama ilginçtir ki, yıllardır aynı kesim de sürekli fuara gelir ve aynı eleştiriyi yapar. Acaba da bu bir klişe midir? Bu mevzulara girmek pek te anlamlı gelmiyor bana. Benim beklediğim başkaydı. Hıncal Uluç ne diyecekti?

 

Sanat Kaosu”

Futbol programlarındaki çok sert eleştirileri ile futbol camiasında eleştirmediği son 3-5 kişinin de bizi ne zaman eleştirecek endişesi ile yaşadığı Uluç, son yıllarda   fuarı da “ sert eleştiri kapsama alanına” aldı(!)

Geçen senelerde, panayır dedi, tek amaç satış olmuş dedi, yığmışlar resimleri dedi. Bu sene de ne diyecek merak konusuydu. Geçen sene dediklerini tekrarlayıp, fuara gitmeyeceğini açıkladığında “CI” yırttı diye düşünmüştüm(!). Ne de olsa gitmediğin bir fuarı, eleştiremezsin değil mi?

 

Ama radara girmişti fuar bir kere, çıkış yoktu(!). Bu sefer de fuara giden kardeşinin deneyimlerine yazısında yer verdi. Kız kardeşinin “Hıncal Ağabeyimin köşesindeki uyarıya rağmen koşarak gittim.” cümlesi gözlerden kaçmadı(!)

 

Geçen sene fuarı “panayır” olarak niteleyen Uluç, eleştiri dozajını 3-4 tık arttırarak bu sene fuarı  “Sanatsal kaos” olarak niteledi.

 

Şunu da not düşeyim.Bu sezon, sanat piyasası toparlanmaya başlarsa emin olun 100 bin ziyaretçi de aşılır, hatta dünya rekoru da kırılır, hem de yaz sıcağında. Böyle bir şey olursa, Uluç’un eleştirisi hangi seviyelere çıkar , bunu artık fuar yönetimi düşünsün(!) Önümüzdeki sene demişken biraz da geleceği düşünelim.

 

Fuarların ve galerilerin geleceği

J.Baer başkaca bir fuarda galerisini kapamış iki galeri sahibi ile konuşuyor. Soruyor, galeriniz nerede diye. Cevap, bulutta(cloud). Çalışanlarınız nerede diye de soruyor. Cevap, evlerinde bilgisayar başındalar.

Dünya değişiyor. Sanat piyasası da değişiyor. Fuarlar ise o kadar da değişmiyor. Oldukça muhafazakarlar.

 

2014’teki yazı dizimde, fuarların “galerilerin galerisi” olduğunu düşündüğümü söylemiştim.  Diğer yandan da sanat fuarlarının, fuarların “kremasının kreması” olduğundan bahsetmiştim. “Kremasının kreması” niteliği sponsorları ve ziyaretçiler için önemlidir..

 

“Galerilerin galerisi” bir nitelik belirlemekten çok bir yaklaşıma ilişkindir. Ve bu tez, klasik fuar sistemi  ile örtüşmez. Sözgelimi sıradan bir fuarın amacı, sergileme alanlarını en yüksek ücretten en üst düzeydeki  galerilere kiralamak, sponsorluk gelirlerini

yükseltmek  ve olabildiğince bilet satmak üzerinedir.

 

Galerilerin galerisi yaklaşımına girdiğimizde, yarı kamusal hizmet sağlayan,  en azından fuar-galeri ilişkisinin adeta idealist bir yaklaşımla galeri-sanatçı ilişkisi çerçevesinde ilerlediği bir ilişkiden bahsetmiş oluruz.  Ancak zannediyorum herkesin aklında sadece bir fuar var ve bu fuarın modellenmesi söz konusu.

 

Art Basel modellemesi

Biliyoruz ki, Art Basel(Basel)fuarı,  tüm fuarların modellemek istediği fuar. Ama işin doğrusu, bu model tekildir ve olsa olsa orada çalışır. Miami ya da Hong Kong da “şube” açılmış olması bu gerçeği değiştirmez.  Elbette ki fuarlar, bu fuardan günümüzün pek sevilen terimi ile “benchmark” (referans noktası almak) yapacaklardır da bu ne kadar faydalı olacaktır?

 

Söz gelimi, dünyada yeknesak şekilde yer alan  çeşitli sektörlerden bahsetseydik, sanayiden otomotiv, hizmetten turizm gibi, modellemenin başarılı olacağı düşünülebilirdi. Ancak sanat alanına girdiğinizde ardından da sanat piyasası gibi bir alana girdiğizde, “lokalizasyon”(yerelleştirme) ile bir yere varamazsınız. Şehire fuarın nüfuz etmesi de bu şekilde sağlanamaz.Uzun lafın, kısası, adeta astroloji alanınına giren (hava,ateş,su, toprak grupları) açık hava sergisi, olsa olsa, izleyicinin aklında “tahta” nerede sorunsalını oluşturmuş olabilir(!) Usulen bir de eleştiri getirdikten sonra artık bir özet geçelim…

 

Bağlayalım

Tüm dünya zor günlerden geçerken, sanat piyasası eski güzel günlerini ararken, rutinleşmiş ve şehirle bütünleşmiş organizasyonların devam ediyor olması önemlidir. Moral kaynağıdır .Diğer yandan,  fuara yoğun ilgi gösteren sanatseverlerin de bu başarıdaki payı büyüktür.  Sıcaklık rekorları kırılırken, şehir tatil havasındayken, İstanbul’da sayısız alternatif program varken, fuara gelmeyi tercih etmiş olmaları sanat dünyası için ümit verici bir durumdur.

“FANTASTİK” MESELESİ

Geçtiğimiz ay,  fantastik realist ekolün temsilcilerinden ressam Erol Deneç şöyle bir söz söyledi: “Gerçek sanat klasik sanattır. Ama her yüzyılın klasik sanatı farklıdır. Bugünün klasik sanatı fantastik realizmdir. Fakat bu zor bir ekol. Çünkü hem hayal gücü hem olağanüstü teknik beceri gerekiyor.”

 

Esasında şu sözlerin tartışma yaratması, polemik doğması da beklenebilirdi. Ancak zaten yoğun olan gündem artık en üst seviyeye ulaşmıştı ki buradan bir polemik çıkmadı.

 

“Klasik meselesi”

Hafifçe sosyal medyada hissedilen serzenişlere bir katkı yapmak adına, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 1954 tarihli “Klasikler meselesi” adlı denemesi ile açılışı yapalım. Bedri Rahmi bu yazısında ben modernden anlamıyorum mirim ben klasik çalışıyorum diyen bir ressama şöyle cevap verdiğini yazar: ”Siz ben klasiğim derken herhalde farkına bile varmadan kendi elinizle kendinize altın madalya takmış oluyorsunuz. Bir eserin klasik olabilmesi için onu yapanın “bu eser klasiktir” demesi, “bu eser en aşağı iki üç asır insanları oyalamaya düşündürmeye sevindirmeye namzettir” gibi benzerlerine rastlanmamış bir iddia olmaz mı?”

 

Yazının ilerleyen bölümünde, 40-50 yıl evvel daha derli toplu bir anlam taşıyan klasik kelimesinin de kullanımı için onarımlar gerektiğini söyler. Büyük usta, bundan tam tamına  63 yıl önce klasik kelimesinin aşındığının da altını çizer. “Klasik” olabilmek için zaman testi kriterine ek olarak ta sadece birkaç  neslin değil, değişik huylardan birkaç neslin iyi numara vermesi kriterini getirir.

 

İddialı çıkışlar, polemik getirir! Getirmeli.

Bu kriterlere göre “Bugünün klasik sanatı fantastik realizmdir” denildiği anda bir sanatsal polemik için olgun kuşaktan gelen uluslararası üne sahip bir ressamın sanat dünyasına açtığı pas olarak ta görebilirsiniz,  sübjektif bir tahmin olarak ta. Ben bu çıkışı ilki olarak görüyorum. Gelin klasik konusunu bırakalım. Gerçek olmayana, gerçek üstü dünyaya, fantastik olana odaklanalım.

 

“Fantastik meselesi”

Fantastik alana girdiğinizde, fütürizm, retro fütürizm, bilim-kurgu, sürrealizm tutun da hem küçükler hem de büyükler için masallar olarak adlandırılabilecek sayısız alana da girersiniz. Pembe  dizisinden, çizgi filmine,  macera filmine. Rüya tabirlerine, fenomenlerine de girersiniz.  Ancak ne yaparsanız yapın anlattığınız hikaye yine insanın hikayesidir. Yaptığınız da insanı, insanlara anlatmaktır. Dekor da değişse, anlatım biçiminizde değişse durum bundan ibarettir. Yani hikayeyi anlatan insandır, hikayeyi dinleyen, okuyan, seyreden de insandır. Resimde de bir hikayeden kesit olduğu düşünülebilir. Bırakınız resmi , “hazır-yapım” bir pisuar için bu böyledir!  Hikayesi olmayan bir pisuar, pisuar olarak kalmaz mı!  Her ne kadar konu kavramsal sanatın post modern alanında yer alsa da, pisuara yüklenen anlam ironik olarak fantastik nitelik taşımaz mı?

 

“Gerçek olmayan gerçekçilik”

T.D.K.’nun fantastik tanımı,  “Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayalî” dir. Fantastik kelimesi gerçek olmayan ise, gerçek olmayan gerçekçilik size neyi  anımsatır?

 

 Sanal gerçeklik

Benim aklıma ilk gelen sanal gerçekliktir. O dünyanın  tam olmasa da karikatürü diyebileceğimiz en esaslı alan bilgisayar oyunlarıdır. Orada , belli bir ölçüde de olsa sinema, edebiyat, güzel sanatlar hep bir aradadır.. Her zaman bir hikaye, bir kahraman vardır. Bir yolculuk vardır. Çoğunlukla nevi şahsına münhasır bir dünya, geçmiş, diller, topluluklar vardır. Hep te öyle olmak zorunda da değildir.

 

Şöyle bir ayırım yapabiliriz. “Star Wars”, “Game of the Thrones”,  “Lord of the Rings” gibi gününüz dünyasından farklı  bir kurgu kurulmuş olabilir. Ya da olaylar dünyamızda geçer ama gerçeküstü unsurlar mevuttur. Kafka’nın böceğe dönüşen kahramanı Gregor Samsanın hikayesi gibi.

 

Fantastik film ve özellikle diziler

 

Filmlerin ve dizilerin dünyası zaten ister istemez bir ölçüde fantastiktir. “Gerçek olmayan” dır. Kurgudur. Aynı masallarda olduğu gibi.  Filmlerde ve dizilerde de fantastik seviyenin iki düzeyde ilerlediğini düşünebilir. Birincisi zombili, vampirli, kurt adamlı dizilerdir. Burada gerçek ve gerçek üstü arasındaki çizgiyi çizmek kolaydır.

 

Fantastik tanımının dizi ve sinema dünyasındaki en üst noktası ise görünürde gerçek üstü bir ögeye sahip olmayanlarıdır. Burada her şey gerçek gibidir. İnsanlar genellikle mutludur. Çalışmadan yaşarlar. Hayatlarındaki yegane stres kaynağı aşk, aşk üçgenleri,ne giyecekleri, arkadaşları ile nasıl eğlenecekleridir.

 

Zenginse Boğaz’da Yalıda ya da bir malikanede, orta halli ise bahçeli villada, fakir ise boğaza nazır gecekonduda yaşarlar. Burada kurulan illüzyon öylesine gerçek görünür ki, “gerçek olmayan gerçekçilik” denilince en incelikli halinin bu olduğunu düşünürüm. Bunun sadece bizim dizilerde olmadığını tüm dünya dizilerininde de bol bol olduğunu da belirtmek gerekir.

 

Fantastik haberciliğe giden yolda bulvar gazeteciliği ve  asparagas haber: Şok şok şok…

Dizilerin “gerçek” üzerinde yaptığı soyutlama, deformasyon ve hatta metamorfoz anlaşılabilir. Ancak bu, habercilik konusunda bu pek te talep edilen bir şey değildir. Fantastik haberciliğin en naif haline verilen isim “asparagas”tır. Basitçe bir fotoğraf ve altında alakasız bir haber vardır. Bu tip haberler magazin alanında yer bulurlar genellikle.

 

Asparagas’ın açılımı, “Bunlarda para az, gerisi gaz!” mıdır bilinmez de, 1963’te yapılan bir haberde kullanılan fotoğrafta yer alan kapıdaki “asparagas” sözünün geçmesinden olduğu bilinir. Bu gerçekle ilişkisi olmayan habere göre “Amerikalı kız ile Türk sevgilisinin Bebek’te gecekonduda yaşamaktadırlar”. Oysaki gerçekte kardeşlerdir, gecekondu denilen de beyaz eşya kutularından evin bahçesine yaptıkları derme çatma bir yapıdır.

 

Asparagas haberciliği ve bulvar gazeteciliği birlikte anılmasında fayda olan bir alandır. 80’li yıllarda da asparagas haberler gazetelerde bir hayli yer alırdı. Şimdi sosyal medya bunların mekanı. Genelde başlık ya “şok şok şok” ya da “büyük şok”tur.

 

Yalnız konu magazini aşıp ta dünya meselerine geldiğinde pek te fantastik habercilikten bahsedilmezdi eskiden. Bu konuda son aylarda çok sert tartışmalar yaşandı. Fantastik eğer “gerçek olmayan” anlamında kullanılır ise, Başkan Trump’ın geçtiğimiz ay, ilk basın toplantısında bir TV kanalına “gerçek olmayan” habercilik yaptıkları konusundaki bir eleştiri getirdi.. Bu durumda fantastik habercilik, aşk meşk, magazin mevzularını da aşmış durumdadır ki burada artık fantazyanın gerçeğe üstünlük sağlamaya başladığının kabulü gerekir.

 

 

Fantastik gerçekçiliğin en üst formu

 

“Gerçeküstü gerçekliğin” günümüzdeki en büyük kalesi ise kuşkusuz  sosyal medya profilleridir. Burası artık sözgelimi, E.Fromm’un pazarlamacı karakteri tanımlarken bile hayal edemeyeceği noktadır.  Paylaşılanlar iyisi ile kötüsü ile paylaşımı yapanın hayatında olan biten değil, en iyi olanın “photoshop” lu halidir. Fantastik benliğin yaşadığı yer  burasıdır. Fantastik benliğin  ihtiyaçları sonsuza yaklaşır çünkü esasında bu benlik  yoktur. Fantastik benlik kendini ironik olarak sanal gerçeklikten kurtarmak ister.Reyting ister. İlgi ister. Fantastik benlik, fantastik arkadaşlar da ister.  İster de ister. Bulvar gazetesi yaklaşımları da asparagas ta fantastik benlik için sorunlu alanlar değildir.  Yani ironik olarak gerçekten a)sıkılıp b) dayanılmaz hale geldiği için kaçan birey tekrar gerçeğe dönerken çok enteresan bir biçimde -sosyal medya alanı ile sınırlı olarak-  Machiavelli ‘nin prense verdiği öğütleri adeta  birebir takip eder.

 

Fantastik realizm patlamıştır!

 

Tüm bunlarda bizi fantastiğin niçin bu denli yükseldiğini sorgulamaya itebilir.  Erol Deneç’in röpörtajında ona şu soruyu da soruyorlar “1997’de bir röportajınızda “Türkiye’de fantastik gerçekçilik akımı 10 yıl içinde patlayacak” demişsiniz. Hâlâ patlamış değil…”

 

Bana kalırsa Erol Deneç’in 20 yıl öce söylediği şey gerçekleşmiştir.  “Gerçek üstü gerçekçilik” terimini geniş bir anlamda yorumlarsak bu yaklaşım ve buna bağlı sayısız eser sadece Türkiye’de değil tüm Dünyada hiç olmadığı kadar yaygın hale gelmiştir. Belki bu üretim tuval resmi olarak çok ta karşımıza çıkmaz ama fantastik realizm cep telefonumuz kadar yakın hale gelmiştir günümüz insanına.

 

Bağlayalım

Fantastik realist ekolün kuruluşu, 2.dünya savaşının hemen sonrasına rastlıyor. Büyük yıkımın getirdiği acılar, sorunlar çoktur.  Post-modernler der ki “İşte modernizmin sonu. Umutlu olmanın pek te alemi yok, hayatta zaten böyle bir şey” . Fantastik realistler de  hayal dünyalarına odaklanır, gerçekle aralarına bir mesafe çekerler. Yani fantastik realizmin 2.dünya savaşında yaşanan yıkımdan sonra bir psikolojik savunma mekanizması düşünebilir  fantazyayı psikolojik savunma mekanizmalarından biri olarak ele alırsak tanıma hızla ulaşırız:

. “birey, iç veya dış nedenlerden dolayı ihtiyaç ve güdüleri doyumsuz kaldığında, gerçek dünyada tatmin edilemeyen istek ve arzularını hayal aleminde gerçekleştirme yolunu seçebilmektedir. kısacası hayal dünyasına kaçma, bireyin yaşadığı çatışmaları hayalinde çözümleyerek rahatlaması durumudur”

 

Ancak 2017’nin göreli refah dünyasında, teknoloji ve otomasyonun tüm insanlık tarihinin en üst seviyelere ulaştığı dönemde,  gerçekten kaçışın niçin bu denli arttırdığının açıklanması için psikolojik savunma mekanizmaları yeterli olmayacaktır.

 

Niçin fantastik alan her geçen gün genişlemektedir, gerçekten kaçış hiç olmadığı kadar hızlanmıştır? Cep telefonu ekranından girilen dünya niçin bulunulan fiziki ortama üstün tutulur olmuştur? Ya da gerçek benliğin üzerinde bir de sosyal medya profilinde varlık bulan fantastik benlik arasında etkileşim nedir? Öz değer ile etkileşimi nedir?  Gerçekteki karmaşık yapısının  fantastik kurguda yer bulamayacağı gerçeğini de unutmak iyi midir? Değil midir? .. Bu soru listesi uzar gider.

 

Burada belki de belki de fantastik realist ressamlar bir araya gelip, ekolün kuruluşundan bu yana geçen süreçte yaşananları değerlendirir, günümüzün tabiri ile ekollerini “güncellerlerse”  güzel sanatlar dünyasında anlamlı, gerekli ve çok disiplinli bir tartışma alanı açılabilir.  

 

Not:

Ben de fantastik resimlerimle biliniyorum.  Fantastik realistlerden çok daha farklı bir alandayım. Fantastik futurizm ya da ütopik fantastik futurizm benim bir ekolüm olsa olacak adı olurdu herhalde.Bu yüzden Ümit Gezgin tarafından kaleme alınan monografimde(2013)  içinde fantastik kelimesi geçen paragraflara da yer vereyim objektifliği elden bırakmamış olalım.

“Çok boyutlu bir anlatım katmanı içinde, entelektüel bir sanatçının şehre , istanbul’a bakışıdır bütün bir estetik serüveni. Evet, fantastiktir alabildiğine, çünkü katman katman geleceğe ve kente yönelik ilgileri çoğaltır. Ona yeni dizayn verir, Yarışmalar düzenletir. Giderek kenti yeniden tasarımlar. Bu konuda mimarlara bile öncülük eder. Fantastik realizmi, uçuk kaçık bir ressam fantazması değildir onda.”

“Genç kuşağın en dinamik ressamlarından biri olarak karşımıza çıkan Ali Balkan, aynı zamanda kendi fantastik bir örgü zinciri içinde yeniden tanımlar. Orhan Pamuk’un kent fantezilerinin ötesinde, görsel bir şölen boyutu ekler ona ve adeta Orhan Veli’nin yalın dinamizmi içinde yüksek bir yaratıcı imgelem keşfeder.”

“Resim ruha biçim verme sanatıdır da aynı zamanda. Ali Balkan resminin geneli düşünüldüğünde bu ruhsal örgü ve akılla sınanmış gerçeklik olgusun, estetik fantazmanın sınırlarını zorlayarak dünya resmi standartlarına uzanmaktadır. Çünkü gerek vapurlarla, gerek diğer konseptlerle kurduğu öykü ve kompozisyonlar, bütün bir öyküsel bütünleme ve fantastik yorumlar bir kenara bırakılsa bile; estetik öngörü ve tuvale dökülen görsel şölen bağlamında bile…

“Böylece avangard bir özellik de kazanıyor onun bakış açısı içinde vapur. Türk resmi içinde fantastik ögeden beslenen vapur söylemi böylesine bir çoğullukta işlenmedi. Bu çoğulluk onun resmi düşünüldüğünde ve bütün resimsel serileri de hesaba katıldığında yaratıcı dinamizm boyutunda ilk defa bu boyutlara ulaşmıştır. “

“Bu süreç, birçok resminde en üst estetik gerçeklikten zaten ortaya çıkmaktadır onda. Mesela Ayakta Kalmak tablosunda da yine yaratıcı estetiği sonuna kadar kullanmıştır sanatçı. Sıcak soğuk renk değerleri dikey boyut içinde gelişen estetik yapı, fantastik bir mimari konstrüksiyon, dalgalar ve renk geometrisi özgün bir kompozisyon oluşturmakta, hatta akılsal renk teorisi onun biçimle, rengi düzeyli bir birlikte ortaya koyduğunu kanıtlamaktadır. Akılsal estetik kategoridir onun gerçekleştirdiği.”

Sorunu mu göstermeli ya da sayısal loto mu oynamalı? | Bosphorus Arts Newspaper | Sayı 115 | Sayfa 5 | Ali Balkan

Geçtiğimiz yıl bu günlerde plastik sanatlar kuramcısı İsmail Tunalı. Ağustos’ta eleştirmen Kaya Özsezgin. Ve geçtiğimiz ayda Adnan Turani’yi kaybettik. Burada  yeri doldurulamaz kayıplar deme lüksümüz yok.  Doldurulamaz yerlerini doldurmak için çalışmak zorundayız.

Geçtiğimiz aylarda  bir sanat fuarında çok saygı duyduğum bir galeri sahibi  ile aramızda şu konuşma geçti. Eleştirmene ihtiyaç çok dedi, yani dedim. İhtiyaç çok diye tekrar etti. Peki sizce   bu fuarda onursal eleştirmen ödülü kime verilmiş olmaydı diye sordum.  Kafamda bir isim var dedi. Akımızdaki isin aynıydı .  Fuarlar, müzayede  evleri sanat eleştirmenlerini ne kadar dikkate alıyor diye sordum. Eleştirmen sınıfı oluşamadı diyen bir yazar var mesela , bu yazar  eleştirmen  sınıfının  oluşmasını gerçekten istiyor mu yoksa aklındaki eleştirmen sınıfı  başka bir eleştirmen sınıfı mı?   Bir yanda da “batıdan öğreneceğimiz” bir şey kalmadı diyen Adnan Turani. Medya hangisine sürekli yer veriyor diye sordum?Ya haklısın dedi. O zamandan beridir bu konuda düşünüp durdum.

 

Eleştirmenler hakkındaki yanlış düşüncelerin kaynağı nedir?

Zannediyorum inmemiz gereken şey 50’lerden itibaren sinema klişeleri. Mesala Louis de Funès canlandırdığı  bir karakter vardır. Gurme, yemek eleştirmeni diyelim, kıyafet  değiştirir öyle gider restorana.  Güzel sanat eleştirmenleri desen karikatürlerdekilerden bile huysuz, uyumsuz tipler olarak karikatürize edildi sinema fimlerinde.

 

Oysa ki eleştiri genel olarak bilgili olduğun, deneyimli olduğun kimi zaman da otorite olduğun bir alanda üretilen bir eseri, performansa dayalı  sanatsal ya da sporsal faaliyette iyi ve kötü olanı ortaya koymak değil midi? Mesela modern resimle ilgilisiniz, Picasso’nun bir tablosuna bir eleştiri getirebilirsiniz? Bunu esprili bir şekilde de yapabilirsiniz. Şu anda eleştiri konusunda tartışılan şey benim anladığım kadarı ile kanaat önderi seviyesindeki eleştirmenlerin azlığı.   Esasında durum tam olarak bu denemez.  ABD Başkanının  da bir eleştirmen olduğunu düşündüğümüzde biraz daha umutlu olabiliriz.

 

Başkan Trump’ın esaslı bir eleştirmen olduğunun farkında mısınız?

Başkan Trump’ın “Çırak” isimli girişimcilik yarışmasında,  girişimcilik konusunda eleştirmenlik yapıyor, hayat dersleri veriyor ek olarak günümüzün tabiri ile genç girişimcilere “mentör”lük yapıyordu. Başkanlık seçimini kampanyasını da  mevcut politikaların eleştirilmesi noktasında kariyerini devam ettirdi.

 

“Film ve filimler” adlı youtube kanalı, sinema eleştirisinin geleceği olabilir mi?

150 bin abone, 15 milyon görüntüleme alan bir eleştiri kanalının sinema eleştirisi alanından çıkmış olması ilginç ve sevindirici. Taşlama(Hiciv) de yapıyorlar bol bol.  Anladığım kadarı ile eleştirel  parodileri hazırlayanlarda sinema alanında çalışan  kişiler.Yani sinemacılık konusunda bir ölçüde otorite konumdalar .Şamata, gırgır, eğlence ve eleştiri bir arada. Bol bol küfür de var. Sanki hayatımızda yokta orada var ne olacak! Eleştirinin geleceği belki de biraz bu: Daha eğlenceli, daha az resmi! Bunu söyleyince ilk aklıma gelen E. Kahraman’ın 2015’de ki muhteşem yazı dizisi: Duschamp’ın çişi, Manzoni’nin boku,”ölü tüccar” Klein ve  Emin’in şeyinin şeyi !

 

Canlı yayında stüdyoda  mangal yapan eleştirmenler olabilir mi?

Türkiye’de en çok takdir gören eleştirmen sınıfı haliyle spor yorumcuları ki artık buna yorumcu demek zor bildiğin eleştirmen onlar. Demek ki toplum talep gösterirse bir eleştirmen sınıfı kolaylıkla ortaya çıkabiliyormuş. Marjinallikte görsel sanat eleştirmenlerini fersah fersah aşarak canlı yayında mangal keyfi yapacak kadar da ileri gitmiş durumdalar.  Konu RTÜK’e kadar taşınmıştı.

 

Yine medyadan devam edelim moda programları var. İşte al sana şu kadar para, kıyafet, şunu  bu al, kombin yap sonra moda üstat ve üstadeleri seni eleştirsin. “olmuş” ya da “olmamış” desin.  Eee sonuçta Nasrettin Hoca dememiş mi “Ye kürküm ye” diye.  Ağırlığı olan programlar bunlar. Şaka değil!

 

Biraz da kuram geliştirelim!

Amatörce ilerleyelim. Spor eleştirisi, moda eleştirisi, girişimcilik eleştirisi nasıl bu kadar tutmuşken sanat eleştirisi neden pek tutmadı. Arada ki benzerlikler ve farklar nedir?

Öncelikle ilk üçünde çok büyük kesimlerin ortak ilgi alanı olma özelliği var.  Oysa ki sanata ilgi duyan kesim çok daha azdır. İhtiyaçlar sıralamasına göre bir sıralama yapalım. Bir numara sanat, ikincisi girişimcilik, üçüncüsü moda ve  spordur. Ne kadar yukarı giderseniz o kadar dar bir kesme hitap etmeye başlarsınız.  Bu açıdan sanat fuarlarının istisna olduğunu çok uzun zamandır söyleyip durduğumu bilirsiniz. VIP açılıştan sonra fuarlar bana göre müze olmasa da, yakın bir noktaya evrilirler. Bunun  da altını çizmiş olayım. Ama bu müzenin niteliği nedir? Orası başka. Kontrastı da tanımladık maden kurama bir isim verelim: “Fonksiyonel pragmatik  reyting” kuramı.

 

Artık başlayalım: Canınız mı sıkıldı, neden bir toplantı yapmıyorsunuz?

Geçtiğimiz günlerde  sanat  eleştirisi  lafı sıklıkla geçen bir yazı gözüme çarptı. Ama yazıdan çok yorumlara takıldım. Konu hakkında panel yapılsın yorumuna özellikle de. Evet harika. Futbol eleştirmenleri hakkında bir panel yapıldı mı? Yukarıda hızla geliştirdiğimiz “Fonksiyonel pragmatik  reyting” kuramı çerçevesinde gerek bile var mıydı? Yoktu çünkü talep vardı. Kurumsal iş dünyasında bir espri vardır, “canınız mı sıkıldı bir toplantı yapın” . Toplantıların verimsizliği eleştirilir. Paneller konferanslar şunlar bunlar akademik dünya için gereklidir de sürdürülebilir bir model kurgulamak için proje bazlı ve karar vericileri ile ikili görüşmelerin çok daha sonuç alıcı olduğunu düşünüyorum .  Bir de panel demişken, panel yapılsın diye gaz verenler, panele bile gelmez orası da zaten başka bir konu. Bir de ben sorunu gösterdim, benden bu kadar diyenlere de bir şeyler demeli.

 

Sorunu göstermek yerine sayısal loto oynamak daha mantıklı

Türkiye’de kaç milyon sosyal medya hesabı vardır. Belki de 40 milyon. Hadi diyorum duyarlı, sorunları gösteren kaç kişi vardır. %2 desen 800 bin kişi. Bunlarında %2’si çözümleri de gösterse 16 bin çözüm önerisi her gün sosyal medyada yer alıyordur. Sonra gelelim gazetelere. Burada da sorunlar ve çözümler yer alıyordur. Buradakiler çok daha donanımlı ya da en azından popüler köşe yazarlarından geliyordur. Oradan da günde 100 öneri çıksa. TV programlarından da 200 öneri çıksa günde 16300 öneri eder.  Ayda 500 bin yılda 6 milyon çözüm önerisi geliyordur bir takım sorunlara ilişkin. Ben bir sorunu tespit edip, çözüm önerisi getirdiğim zaman sesimin duyulması ihtimali altımilyonda bir. Sadece  sorunu gösterdiğimde ise 300 milyonda bir. Sayısal loto oyna kazanma şansı  20 kat daha yüksek! Hiç olmazsa belki  çıkan ikramiye ile, sorunu anlatıp, çözümü sağlamak konusunda bir şey yapabilirsin.

 

Edebiyat eleştirisi konusunda bir öneri

Edebiyat eleştirmenleri hakkında da bir yazı yazıldı mesela bu yazı anlamlı. Çünkü halkın talep gösterdiği bir alandan bahsediyoruz. A.Cevdet “2017:Milli edebiyatın yükseliş yılı” yazısında “eleştiri ve eleştirel bakış” alt başlığı altında özetle son 20 yılda edebiyat alanındaki estetik çürümenin kaynaklarını ortaya konulması gerekir bunu da  dağ gibi yüreğe sahip eleştirmenlerimizce  yapmalıdır, yayınevleri de bunları yayınlamadır diyor.   Eleştirmenlerin kitapları basılsın demek önemli. Niçin önemli. Birincisi eleştirmenin sesi duyulsun. İkincisi eleştirmen için  pek olmasa da bir telif geliri oluşsun gibi iki öneri bir arada  getirilmiş. Yani günümüzün popüler terimi ile sürdürülebilir bir model için öneriler getiriliyor.

 

Gelelim güzel sanatlara ve eleştirisine

Yazının başından  beri talep gören konuların eleştirmenlerinin bir şekilde olduğunu, olacağını söyledim durdum. Uzun zamandır da sanat piyasasının tüm dünyada gerilemekte olduğunu, fuar izleyici sayısının artmakta olsa da, galeri sergilerindeki sayının ciddi şekilde düştüğünü de yazdık.  İşin ilginci, güzel sanatlar sanat programlarında bile sonlara düşmüş durumda. Sonuç olarak halktan çok büyük bir talep olmadığını görüyoruz. Kimisine göre doğal olan bu, kimisine göre ilgisizlik hat safhada. Bu durumda sormamız gereken soru şudur. Sanat eleştirisi niçin önemlidir? Ne kadar önemlidir?Ya da sorumu şu şekilde sorayım: Sanat ne kadar önemlidir? Estetiğin yeniden tanımlanmasında  ve ortaya konulmasında  içtenlik ve özgünlük ne kadar önemlidir? Ve bunu başaranı ayırt edebilenlerin toplumun geleceği için önemi nedir?Çok önemli bir alan olduğu aşikardır. Hem devletin hem de milletin geleceği için önemlidir.

  

Ne yapmalı?

Sanat eleştirmenlerine, kuramcılara, sanat tarihçilerine destek verilmesi gereklidir  diye sürekli bir şeyler söyledim. Ama bu günlerde yeni bir şeyler söylemek lazım  İşte aklıma gelenler:

  1. Medyaya düşen rol çok önemlidir. Sadece sanat programları demiyorum. Medya’nın sanat eleştirmenlerine  çok genel konularda da söz hakkı vermesi gerekir. Onlara günümüz terimi ile pozitif ayrımcılık uygulaması gereklidir diye düşünüyorum.
  2. Belediyelerce düzenlenen resim yarışmaları çoktur da sanat eleştirisi, sanat tarihi gibi konularda pek yarışma yoktur. Güzel sanatlar alanında eleştiri, kuram geliştirme, sanat tarihi gibi başlıklarla açılacak ödüllü yarışmaların  çok faydalı olacağı açıktır.
  3. Sanat fuarlarının da eleştirmenlere- ister beğensin, ister beğenmesin-  bir ölçüde desteklemesi gerekir. Ne yapılabilir? Panellerde yer verebilirler, ödüller verebilirler, fuar hakkındaki yorumlarının medyada yer almasına olanak sağlayabilirler. Eleştirmenlerin seslerinin medyada duyulmasını sağlayabilirler. Olumsuz eleştiriden korkmamak gerekir, aksine emin olun ne kadar sert eleştiri gelirse , fuara ilgi daha da artar.
  4. Yayın evlerine düşen rol de  önemlidir.Yani sanat eleştirisine yönelik kitapların basım ve dağıtımına az da olsa öncelik vermeleri yerindedir. Bu konuda belediyeler, belediye gazeteleri ve yayınevlerinin ortaklaşa çalışması, medyanın da destek vermesi gerekir.
  5. Kültür Bakanlığı’nın da destek açısından  sanat eleştirmenlerinin makale ve kitaplarının sesli kitap haline getirilmesinin desteklenmesi, sanat alanındaki belgesellerde sanat eleştirmenlerinin yer almasının özendirilmesi, belli bir noktaya gelmiş eleştirmenler ile yıllık toplantılar yaparak hem geçen yılı değerlendirmesi, hem de gelecek yıl için bir vizyon turu atması ilk aklıma gelenler.
  6. Kosgeb’in de yurtdışı fuar desteklerinde galeriler  ile beraber eleştirmenlerimiz için de destek uygulaması da düşünülebiir.
  7. Ayrıca müzelerin giderek sanat fuarlarının da  eleştirmen eşliğinde turların düzenlenmesi konusunda da adım atmaları, organizasyon yapmaları, gelir paylaşım modeli oluşturmaları da çok yerinde olacaktır.

 

Eleştirmenlere gelince geçen aylarda  Ümit Gezgin’in bir değerlendirmesinden bahsetmiştim. Kısaca anlaşılır olmaya özen göstermelidir, içi  boş kavramlardan anlaşılmazlıktan uzak durmalıdır  sanat eleştirmeni diyordu. Bu bence iki açıdan çok önemli, birincisi medyada zaten nerde ise yer bulamayan güzel sanatların geniş kesimlere ulaşması ancak bu yolla mümkün. İkincisi sanat eleştirmenlerinin, sanat tarihi anlamında sanatçıları belgelediği de düşünülür ise gelecek kuşakların onları anlamaları da önemlidir. Elbetteki kavramlar, dönemler, sanatçıların bilinmesi gereklidir ki bu eleştiri de nelerden bahsedilmiş anlaşılsın. Ancak anlaşılmaz olmaktan kendine pay çıkarmaya çalışmak doğru değildir.

Başa dönelim

Kanaat önderi seviyesini de aşarak duayen ( en donanımlı en kıdemli) seviyesine ulaşan sanat eleştimenlerine gelince.. Bu seviyedeki  eleştirmenleri, sanat kuramcıları zaten milli servet değerindedir demiştim hatırlarsanız. İşte bu noktaya ulaşmış kim varsa desteklenmesi şarttır. Keşke çok fazla olsalar da zaten  çok azlar. Bu açıdan çok zor bir şeyden bahsetmediğimin bilinmesini isterim.

Milli servet dediğimize göre en başta akla gelen Kültür Bakanlığı ve ardından belediyeler. İkincisi de medya, hem bu yetkinlikteki insanlara hem sahip olduğumuzu göstermeli, hem deneyimlerinden yararlanmalı hem de  rol model olarak gençlerin önüne koymalı.

İsmail Tunalı, Kaya Özsezgin, Adnan Turani.. Gerçekte var olan ama gerçekte var olmayacak kadar istisnai sanat adamlarıydı.   Hayatlarını güzel sanatlara adamışlardı. 1 yıl içinde üç duayeni de kaybettik. Burada  yeri doldurulamaz kayıplar deme lüksümüz yok.  Doldurulamaz yerlerini doldurmak için çalışmak zorundayız. Düşünmek zorundayız! Çünkü bu seviyede eleştirmenlerimiz, kuramcılarımız yoksa dünya kültür havuzuna ne kattık, biz neredeyiz bunu bilemeyiz, ölçemeyiz..

 

Yapay zekadan korkmam, evlenme programlarındaki organik zekadan korktuğum kadar! | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 114 | Sayfa 5 | Ali Balkan

Adnan Turani Art Ankara’daki konuşmasında avcı-toplayıcı toplumlardan başladı, robotik-seri üretim bantlarına kadar geldi. Sonrası için ben de tahminlerde bulunayım.

Turani’nin 4 dönemi, yağma ekonomisi, tarım ekonomisi, makine üretime dayanan endüstri dönemi, robotlu bant sistemine dayalı ekonomik dönemi ve bu son döneme bağlı olarak arz fazlası. Bunun sonucu olarak pop-art akımının ortaya çıkışı. Diğer anlatımla ve benim anladığım şekli ile sanatın sıradanlaşması, “optik” leşmesi ve nihayetinde insandan çok mekanikleşen sanatçıların, seri üretim bantlarını kurması, başka sanatçıların kendi üslubu içinde yaptığı eserlerin altına imza atması da dahil bir süreç.. “Sanatın arka yüzü” adlı eserinde bu makalenin yayınlanacağını da belirtti.

Adnan Turani konuşmasını şu sözlerle bitirdi:
“ Sanatsal mesele insanların kendi araştırmalarına dayanır. İnsanların kendi güçlerine dayanır. Onlar danışıyor mu bize sanat yaparken.. Batıdan öğreneceğimiz şu sırada hiçbir şey yok. Özellikle “pop(-art)”tan sonra… Ekonomilerin, sanatı, kültürü her şeyi değiştirdiği artık açık olarak anlaşılıyor.” . ( Aynı yönde hatırlarsanız yıl başında Ekrem Kahraman’ın “Batı dünyasının kültürel hezeyanları” yazı dizisinden bahsetmiştim. Özetini de zırvalama süreci olarak yapmıştı. Bunu da hatırlatayım)

Önümüzdeki 100 yılın en önemli 2 meselesi
Benim öngörüm 21.yy sonuna kadar küresel ısınma ve istihdamın temel meselelerimiz olacağı. Tabi bunlarla birlikte ve etkileşim içinde olmak üzere yapay zeka da düşünülmeli.

Ayrıca “arz fazlasının” sadece sanayi üretiminde değil, hizmet sektörü istihdam arzında olduğunu da düşünmeliyiz. Halihazırdaki dönemin “ileri teknoloji destekli tasarım, üretim” dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Turani’nin dönemlerini takip edecek olursak 6.dönemin “makinenin insanlaşması”, 7.dönemin de “İnsanın makineleşmesi” şeklinde tanımlanması ihtimal dahilindedir.

Küresel ısınmanın engellenmesi yönünde bırakın çözüm önerilerini, antlaşmalar bile on yıllardır gündemde. Sorun da çözümü de belli. Teknolojik gelişme ile hem bugün uçuk gibi görünen çözümler uygulanabilir hale gelebilir, hem de bugün aklımızdan dahi geçmeyen çözümlere kavuşulabilir. Yapay zeka burada çok faydalı olabilecek bir konumdadır.

İstihdam konusu ise küresel ısınmadan çok daha farklı bir konu. Teknolojinin ilerlemesi ile çok daha çetrefilli bir hal alan bir konudur. Bugün iktisatta tam istihdam olan amaç, çok ta uzun olmayan bir gelecekte, en fazla yüzyıl, sıfır istihdam idealine doğru ilerleyebilir. Yapay zeka, tam istihdam ideali için kabul edilemez, sıfır istihdam ideali için de zorunludur. Sıfır istihdam derken kimisine göre “ayağını uzat yan gel yat” dünyasından , kimisine göre de varoluşçuluğun en üst seviyesine giden bir dünyadan bahsediyorum. Çünkü robotik üretim ve yapay zeka bir araya geldiğinde, çok olası senaryolardan biri de insanların “boş işlerle” vakit kaybetmesinin önüne geçilmesidir.

İsviçre ve Finlandiya’da insanlar sevmedikleri işleri yapmasınlar onlara sevdikleri neyse o işlerle uğraşacak miktarda maaş bağlayalım diye girişimler oldu. Bu sıfır istihdam idealine yönelik bir adım. Diğer yandan D.Trump’ın A.B.D. Başkanı olmasında ise istihdamdaki rekabeti azaltacak yönde göçmenlik alanındaki düzenleme ve asgari saatlik ücrette artış vaatleri etkili olmuş gibi duruyor. Bu da tam istihdama yönelik bir adım. Göçmenler ve ülke vatandaşları arasındaki rekabet tüm ülkelerin, özellikle de g20 ülkelerinin bildiği, yaşadığı bir şey. Ancak 100 yıllık bir tura çıktığımızda, yaş ortalaması nın 60 yaşa yaklaştığı, yaşam beklentisinin 100 yılı aştığı, orta yaşın 55-60 kabul edildiği bir dünyadan bahsediyoruz. Ve burada istihdam piyasasında insanın rakibi insan değil, yapay zeka olacak. Androidler üzerinden betimlenen aşırı maliyetli, “Terminatör” filmine konu olan makinelerden bahsetmediğimi de söylemeliyim…Daha 7-8 yıl evvel, gişelerde gişe görevlisi insanlar vardı paralı yollarda, köprülerde. Şimdi yoklar. Basit algılayıcılar var. e-Bankacılık aldı başını gitti. Gişe çalışanlarının sayıları düştü. Bitmek bilmeyen bir otomasyondur gidiyor. Bunlar sadece giriş.

Belki hatırlamak istemiyoruz, Kasporov satrançta Deep Blue’ya 30 yıl önce, Lee Sedol “goa”da AlphaGo’ya bu yıl yenildi. Hani üstteki iki maçta “fikse” diye düşünen varsa, kendi kendini kullanan araba da mı gol değil diye sormalı. Bunlar zaten var. Sonrası için benim öngörüm sıfır istihdama giden yol. İstihdamda insanlar ve makineler arasındaki rekabetin, sadece düşük nitelikli meslekler değil, tıp ve tüm mühendislik alanları başta olmak üzere her alanda artacağını da görmek gerekli… İşte bu ilerleme en az 3-4 nesil sürecek sıkıntılı bir süreç olacak. Ve elbette bu süreç, ekonominin baştan sona değişmesi anlamına geleceği için sanatı da ciddi şekilde etkileyecektir. Özellikle tekilleşme olarak anılan yapay zeka ile beynin birlikte çalışmaya başlaması tüm tarihi değiştirecektir. Sanatın da bu aşamadan sonra gelişimini tahmin etmek zor. Ancak bilgisayar ile yarışma devri orada kapanacaktır. Yani eğer sanatı, kendini kendiliğindenlik ile dışa vurmak şeklinde tarif edersek, orada ortaya çıkan sanat eserlerinde, makine kodu ve insanın doğasının dışavurumu birlikte olacaktır. Diğer önemli bir konu ise resim matematiktir diyorsanız eğer, matematik modellerine dayanan yapay zeka yanınız, eserlerinizin bu açıdan tarihteki en üst seviyesine çıkmasına neden olabilir.

 

Yapay zekadan korkmam, evlenme programlarındaki organik zekadan korktuğum kadar!
S.Hawking geçtiğimiz günlerde dünyanın sonu hakkındaki uyarılarında yapay zekayı da risk grubuna ekledi! Esasında 80’lerde 90’larda tavan yapan, yapay zekanın insanlığı yok etmesi teması gittikçe yumuşama eğilimindeydi. 2000’lerin ortalarında tema yapay zeka insanı insandan korumak için özgürlüklerini kısıtlayabilire dönmüştü.(i-robot)Son olarak ta risk bilgisayar ile aşk olmaz noktasına kadar inmişti!(Her). West-World ile endişe bir tık artmış görünüyor.Dizinin orjini 1973 yapımı “West World”’e dayanıyor. 1968 yapımı “2001: A space Oddysey”’i de ister istemez hatırlatıyor. Dizi yeni ancak esin kaynakları “Terminatör” den bile eski.

Ancak şu kadarını söyleyeyim evlilik programlarındaki organik zeka ve bu zekanın teknoloji ile desteklenerek ulaşabileceği noktanın geleceğini düşününce, yapay zeka çok daha az korkulası gelir bana. Her neyse.
Buralara da hala vakit var! En azıdan 30 – 40 yıl var. İyisi mi biz yakın geleceğe geri dönelim.

Sanat dünyasının yakın geleceği
Fuarların hegemonyasına doğru ilerleyeceğimizi görmek zor değil. Bu yüzden “fuar tipi sanat” yükselecek demek gerekli ve şart.

Fuar tipi sanatı gişe filmine, bienal tipi sanatı festival filmine benzetebiliriz. İki tipteki filmlerde gayet insani, samimi, sahici olabileceği gibi tam tersi de olabilir. Ancak fuardaki olağanüstü rekabet koşulları dikkate alındığında dikkat çekebilmek için fuar tipi sanat, şok etmek, çarpmak, dekoratif olmak, çoğunlukla kafayı karıştırmaya odaklanmak durumunda. Bunları başarmazsa hiç olmazsa “hiper realist” olmak zorunda. Bu yüzden bu tip sanatın bu denli yükselişi insani bir gelişme olmayacaktır.

Bienaller ve fuarlar arasındaki paslaşmaların artacağını, sanat sezonunun “prime time” ının bu ikisinin bileşkelerinin olacağını düşünmek gerekir. Bu da bir açıdan “fuar tipi sanatın dengelenmesi için olumlu olabilecek bir gelişme olacaktır. Müzayede evlerinin de bu dönemi değerlendirmek isteyeceklerdir. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir, 80/20 kuralı gereği, sanat sezonun %80’ini bu kısacık dönemde tamamlanmış olacaktır. Bu yüzden sanat sezonu kuş uçumu fırtınasından önce açılacak, sonbahar müzayedeleri de karakış fırtınasından önce tamamlanmış olacaktır!

Arz fazlası sadece sanayi üretimde değil, hizmet sektöründe de mevcut demiştik. Bu açıdan turizm sektöründe de rekabet artacaktır. Devletler, turizmde iddialı şehirlerinin fuarları, bienalleri, festivalleri de rekabetçi üstünlüklerini artırmak için daha fazla destekleyeceklerdir. Sanatçı sayısı tarihteki en yüksek sayılara ve oranlara ulaşacak, üretilen sanat eserlerinin sayısı da doğal olarak bu üretimle birlikte en yükseğe ulaşacaktır. Sanat otoritesi benim diyenler arasındaki kavga kızışacak. İşte bundan sonrası için bir çok öngörü yapılabilir. En olası senaryo koleksiyonerlerin tam hakimiyeti senaryosu.

Koleksiyonerlerin kaçınılmaz yükselişi

Arz fazlası, robotik üretimin bir sonucu demiştik başta. Bu durumda talebi oluşturan kesimin yani parayı verenin düdüğü çalmak isteyeceğini de öngörmek zor değil. Bu varsayımda, koleksiyonerler, çok büyük ihtimalle gerçek sanatın “toplayıcılık” ve “en doğru zamanda toplayıcılık” olduğu savını en başta birbirlerine karşı ileri sürecekler. Bunu sanatseverlere söylemeyecek ama hissettirecekler. Galerilerin sayıları aşırı seviyede azalacak, tekelleşme artacak, “franchise” denemelerinin büyük kısmı başarısızlıkla sonuçlanacak. Koleksiyonerler geçici galeri gibi hareket edecek, fuarları PR için kullanacak, müzayede ve özel satışlar ile kar edecektir. Koleksiyonerlerin çok azı müze kurmak için çaba sarf edecek ancak gelecekteki fuarlardaki koleksiyoner sergileri müzeleri aratmayacak,
fuarlar da koleksiyonerlerin ağırlığı çok artacak, galerilerden ve fuardan çok koleksiyonerler öne çıkacaktır. “Rock star” koleksiyoner sınıfı henüz yok. Bunları da en fazla 5-10 yıl içinde görmeye başlayacağız.

Koleksiyonerler ve fuarların “Paris Salon” seçici kurulundan bile kendilerini büyük zannettikleri bir çağa da girilebilir. Ancak sanatçılar için bu dönemde galeri-fuar-müzayede evi ilişkisi de nerdeyse gereksiz olacağı için ve sonsuz merkezli bir dünyaya gidildiği için koleksiyonerler de 20.yy’da olsa ekol bile kurardık demekten kendilerini alıkoyamayacaklardır. Elbette ki, başlarda, müzayede evleri, koleksiyonerler ile yeni paylaşım modelleri geliştirerek kendilerini avutacaklardır. Koleksiyoner ve yaşayan sanatçılar arasında sorun her geçen büyüyecek. Koleksiyonerlere yapılan eleştiri de dillere pelesenk olacaktır. Koleksiyonerlerin hakimiyeti senaryosu da sürdürülemez nitelikte olduğundan zamanla bu model de çökecektir.

Bağlayalım, başlarda arz fazlası, nitelikli ve yönlendirme yetkinliğine sahip tüketici sınıfların yükselişine neden olacaksa da , ilerleyen dönemde teknolojik ilerlemedeki sıçramalar artık sadece ekonomide değil, makinenin doğasında ve insan doğasında da çok esaslı değişimlere neden olacaktır. Bu yüzden sanatın geleceğinde bu güne kadar pek te konuşmadığımız, makinelerin sanatı hakkında kendimizi konuşurken bulmamız da pek olası. Çok daha ilginci ise “internet of things” diye bahsedilen, makinelerin kendi aralarındaki iletişimini anlatan terimin geleceği. Yani makine sanatının, insansı makinelerdeki etkisi olacaktır. Ve tüm bunlardan çok daha ilginci ise, makineleşmeye başlayan insanın sanatsal üretiminin ne şekilde ilerleyeceği olacaktır.

Not: Burada söz gelimi “Robotsu uydumculuk” ya da “Leviathan” gibi kavramlardan ““Makine’ye hoş geldin” mottosundan bahsetmediğimi de belirtmeliyim. İşin enteresanı, makineleşmeye başlayan eş anlatımla yapay zeka kullanabilen, yani tüm dilleri konuşabilen, okuyabilen, insanlık tarihindeki yazılı, görsel tüm bilgilere kolaylıkla erişebilen, değerlendirebilen, Matrix’teki “ı Know kung fu” hızında öğrenen insandan bahsediyorum.
Diğer yandan makinenin insanlaşması alanında Matrix’i bir distopya olarak düşünürsek, sanal zeka üzerine bir ütopyadan da bahsetmek gerekir! Spoiler — Masallar Şehri İstanbul—Ancak sinemada kural distopyanın, ütopyaya göre çok daha iş yapacağıdır. Bunu anlamak için kahin olmaya da gerek yoktur. Pavlov motivasyonun temelinde acıdan kaçmak yer alır demişti. Hazza yakınlaşmak ikincildir. Sinemanın bulduğu temel formül de bu. Hazza yakınlaşma yani eğlenmek noktasında bile acıdan kaçmak üzerinden yol almak, motivasyonun iki yönünü birden kullanmak. Örneğin, eğlenmek için sinemaya gidiyorsun, dizi seyrediyorsun ama bir şekilde empati kurduğun karakterler özellikle de kahramanlar acıdan kaçmak için bir takım sorunlarla mücadele ediyor durmadan. Bu ikilemi dengeleyen kompozisyonu da sinemadan çok önce masallar kurdu. Artık masalların değişmesi gerek dedim 2011’de. Şu hali ile sinema(senaryolar), fuar tipi sanat 100 yıl sonra, vaktiyle Paris Salon’una kabul edilen bugün kimsenin görmek bile istemediği resimlerden hallice bir noktada olacaktır.