toyota-robot

“FANTASTİK” MESELESİ

Geçtiğimiz ay,  fantastik realist ekolün temsilcilerinden ressam Erol Deneç şöyle bir söz söyledi: “Gerçek sanat klasik sanattır. Ama her yüzyılın klasik sanatı farklıdır. Bugünün klasik sanatı fantastik realizmdir. Fakat bu zor bir ekol. Çünkü hem hayal gücü hem olağanüstü teknik beceri gerekiyor.”

 

Esasında şu sözlerin tartışma yaratması, polemik doğması da beklenebilirdi. Ancak zaten yoğun olan gündem artık en üst seviyeye ulaşmıştı ki buradan bir polemik çıkmadı.

 

“Klasik meselesi”

Hafifçe sosyal medyada hissedilen serzenişlere bir katkı yapmak adına, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 1954 tarihli “Klasikler meselesi” adlı denemesi ile açılışı yapalım. Bedri Rahmi bu yazısında ben modernden anlamıyorum mirim ben klasik çalışıyorum diyen bir ressama şöyle cevap verdiğini yazar: ”Siz ben klasiğim derken herhalde farkına bile varmadan kendi elinizle kendinize altın madalya takmış oluyorsunuz. Bir eserin klasik olabilmesi için onu yapanın “bu eser klasiktir” demesi, “bu eser en aşağı iki üç asır insanları oyalamaya düşündürmeye sevindirmeye namzettir” gibi benzerlerine rastlanmamış bir iddia olmaz mı?”

 

Yazının ilerleyen bölümünde, 40-50 yıl evvel daha derli toplu bir anlam taşıyan klasik kelimesinin de kullanımı için onarımlar gerektiğini söyler. Büyük usta, bundan tam tamına  63 yıl önce klasik kelimesinin aşındığının da altını çizer. “Klasik” olabilmek için zaman testi kriterine ek olarak ta sadece birkaç  neslin değil, değişik huylardan birkaç neslin iyi numara vermesi kriterini getirir.

 

İddialı çıkışlar, polemik getirir! Getirmeli.

Bu kriterlere göre “Bugünün klasik sanatı fantastik realizmdir” denildiği anda bir sanatsal polemik için olgun kuşaktan gelen uluslararası üne sahip bir ressamın sanat dünyasına açtığı pas olarak ta görebilirsiniz,  sübjektif bir tahmin olarak ta. Ben bu çıkışı ilki olarak görüyorum. Gelin klasik konusunu bırakalım. Gerçek olmayana, gerçek üstü dünyaya, fantastik olana odaklanalım.

 

“Fantastik meselesi”

Fantastik alana girdiğinizde, fütürizm, retro fütürizm, bilim-kurgu, sürrealizm tutun da hem küçükler hem de büyükler için masallar olarak adlandırılabilecek sayısız alana da girersiniz. Pembe  dizisinden, çizgi filmine,  macera filmine. Rüya tabirlerine, fenomenlerine de girersiniz.  Ancak ne yaparsanız yapın anlattığınız hikaye yine insanın hikayesidir. Yaptığınız da insanı, insanlara anlatmaktır. Dekor da değişse, anlatım biçiminizde değişse durum bundan ibarettir. Yani hikayeyi anlatan insandır, hikayeyi dinleyen, okuyan, seyreden de insandır. Resimde de bir hikayeden kesit olduğu düşünülebilir. Bırakınız resmi , “hazır-yapım” bir pisuar için bu böyledir!  Hikayesi olmayan bir pisuar, pisuar olarak kalmaz mı!  Her ne kadar konu kavramsal sanatın post modern alanında yer alsa da, pisuara yüklenen anlam ironik olarak fantastik nitelik taşımaz mı?

 

“Gerçek olmayan gerçekçilik”

T.D.K.’nun fantastik tanımı,  “Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayalî” dir. Fantastik kelimesi gerçek olmayan ise, gerçek olmayan gerçekçilik size neyi  anımsatır?

 

 Sanal gerçeklik

Benim aklıma ilk gelen sanal gerçekliktir. O dünyanın  tam olmasa da karikatürü diyebileceğimiz en esaslı alan bilgisayar oyunlarıdır. Orada , belli bir ölçüde de olsa sinema, edebiyat, güzel sanatlar hep bir aradadır.. Her zaman bir hikaye, bir kahraman vardır. Bir yolculuk vardır. Çoğunlukla nevi şahsına münhasır bir dünya, geçmiş, diller, topluluklar vardır. Hep te öyle olmak zorunda da değildir.

 

Şöyle bir ayırım yapabiliriz. “Star Wars”, “Game of the Thrones”,  “Lord of the Rings” gibi gününüz dünyasından farklı  bir kurgu kurulmuş olabilir. Ya da olaylar dünyamızda geçer ama gerçeküstü unsurlar mevuttur. Kafka’nın böceğe dönüşen kahramanı Gregor Samsanın hikayesi gibi.

 

Fantastik film ve özellikle diziler

 

Filmlerin ve dizilerin dünyası zaten ister istemez bir ölçüde fantastiktir. “Gerçek olmayan” dır. Kurgudur. Aynı masallarda olduğu gibi.  Filmlerde ve dizilerde de fantastik seviyenin iki düzeyde ilerlediğini düşünebilir. Birincisi zombili, vampirli, kurt adamlı dizilerdir. Burada gerçek ve gerçek üstü arasındaki çizgiyi çizmek kolaydır.

 

Fantastik tanımının dizi ve sinema dünyasındaki en üst noktası ise görünürde gerçek üstü bir ögeye sahip olmayanlarıdır. Burada her şey gerçek gibidir. İnsanlar genellikle mutludur. Çalışmadan yaşarlar. Hayatlarındaki yegane stres kaynağı aşk, aşk üçgenleri,ne giyecekleri, arkadaşları ile nasıl eğlenecekleridir.

 

Zenginse Boğaz’da Yalıda ya da bir malikanede, orta halli ise bahçeli villada, fakir ise boğaza nazır gecekonduda yaşarlar. Burada kurulan illüzyon öylesine gerçek görünür ki, “gerçek olmayan gerçekçilik” denilince en incelikli halinin bu olduğunu düşünürüm. Bunun sadece bizim dizilerde olmadığını tüm dünya dizilerininde de bol bol olduğunu da belirtmek gerekir.

 

Fantastik haberciliğe giden yolda bulvar gazeteciliği ve  asparagas haber: Şok şok şok…

Dizilerin “gerçek” üzerinde yaptığı soyutlama, deformasyon ve hatta metamorfoz anlaşılabilir. Ancak bu, habercilik konusunda bu pek te talep edilen bir şey değildir. Fantastik haberciliğin en naif haline verilen isim “asparagas”tır. Basitçe bir fotoğraf ve altında alakasız bir haber vardır. Bu tip haberler magazin alanında yer bulurlar genellikle.

 

Asparagas’ın açılımı, “Bunlarda para az, gerisi gaz!” mıdır bilinmez de, 1963’te yapılan bir haberde kullanılan fotoğrafta yer alan kapıdaki “asparagas” sözünün geçmesinden olduğu bilinir. Bu gerçekle ilişkisi olmayan habere göre “Amerikalı kız ile Türk sevgilisinin Bebek’te gecekonduda yaşamaktadırlar”. Oysaki gerçekte kardeşlerdir, gecekondu denilen de beyaz eşya kutularından evin bahçesine yaptıkları derme çatma bir yapıdır.

 

Asparagas haberciliği ve bulvar gazeteciliği birlikte anılmasında fayda olan bir alandır. 80’li yıllarda da asparagas haberler gazetelerde bir hayli yer alırdı. Şimdi sosyal medya bunların mekanı. Genelde başlık ya “şok şok şok” ya da “büyük şok”tur.

 

Yalnız konu magazini aşıp ta dünya meselerine geldiğinde pek te fantastik habercilikten bahsedilmezdi eskiden. Bu konuda son aylarda çok sert tartışmalar yaşandı. Fantastik eğer “gerçek olmayan” anlamında kullanılır ise, Başkan Trump’ın geçtiğimiz ay, ilk basın toplantısında bir TV kanalına “gerçek olmayan” habercilik yaptıkları konusundaki bir eleştiri getirdi.. Bu durumda fantastik habercilik, aşk meşk, magazin mevzularını da aşmış durumdadır ki burada artık fantazyanın gerçeğe üstünlük sağlamaya başladığının kabulü gerekir.

 

 

Fantastik gerçekçiliğin en üst formu

 

“Gerçeküstü gerçekliğin” günümüzdeki en büyük kalesi ise kuşkusuz  sosyal medya profilleridir. Burası artık sözgelimi, E.Fromm’un pazarlamacı karakteri tanımlarken bile hayal edemeyeceği noktadır.  Paylaşılanlar iyisi ile kötüsü ile paylaşımı yapanın hayatında olan biten değil, en iyi olanın “photoshop” lu halidir. Fantastik benliğin yaşadığı yer  burasıdır. Fantastik benliğin  ihtiyaçları sonsuza yaklaşır çünkü esasında bu benlik  yoktur. Fantastik benlik kendini ironik olarak sanal gerçeklikten kurtarmak ister.Reyting ister. İlgi ister. Fantastik benlik, fantastik arkadaşlar da ister.  İster de ister. Bulvar gazetesi yaklaşımları da asparagas ta fantastik benlik için sorunlu alanlar değildir.  Yani ironik olarak gerçekten a)sıkılıp b) dayanılmaz hale geldiği için kaçan birey tekrar gerçeğe dönerken çok enteresan bir biçimde -sosyal medya alanı ile sınırlı olarak-  Machiavelli ‘nin prense verdiği öğütleri adeta  birebir takip eder.

 

Fantastik realizm patlamıştır!

 

Tüm bunlarda bizi fantastiğin niçin bu denli yükseldiğini sorgulamaya itebilir.  Erol Deneç’in röpörtajında ona şu soruyu da soruyorlar “1997’de bir röportajınızda “Türkiye’de fantastik gerçekçilik akımı 10 yıl içinde patlayacak” demişsiniz. Hâlâ patlamış değil…”

 

Bana kalırsa Erol Deneç’in 20 yıl öce söylediği şey gerçekleşmiştir.  “Gerçek üstü gerçekçilik” terimini geniş bir anlamda yorumlarsak bu yaklaşım ve buna bağlı sayısız eser sadece Türkiye’de değil tüm Dünyada hiç olmadığı kadar yaygın hale gelmiştir. Belki bu üretim tuval resmi olarak çok ta karşımıza çıkmaz ama fantastik realizm cep telefonumuz kadar yakın hale gelmiştir günümüz insanına.

 

Bağlayalım

Fantastik realist ekolün kuruluşu, 2.dünya savaşının hemen sonrasına rastlıyor. Büyük yıkımın getirdiği acılar, sorunlar çoktur.  Post-modernler der ki “İşte modernizmin sonu. Umutlu olmanın pek te alemi yok, hayatta zaten böyle bir şey” . Fantastik realistler de  hayal dünyalarına odaklanır, gerçekle aralarına bir mesafe çekerler. Yani fantastik realizmin 2.dünya savaşında yaşanan yıkımdan sonra bir psikolojik savunma mekanizması düşünebilir  fantazyayı psikolojik savunma mekanizmalarından biri olarak ele alırsak tanıma hızla ulaşırız:

. “birey, iç veya dış nedenlerden dolayı ihtiyaç ve güdüleri doyumsuz kaldığında, gerçek dünyada tatmin edilemeyen istek ve arzularını hayal aleminde gerçekleştirme yolunu seçebilmektedir. kısacası hayal dünyasına kaçma, bireyin yaşadığı çatışmaları hayalinde çözümleyerek rahatlaması durumudur”

 

Ancak 2017’nin göreli refah dünyasında, teknoloji ve otomasyonun tüm insanlık tarihinin en üst seviyelere ulaştığı dönemde,  gerçekten kaçışın niçin bu denli arttırdığının açıklanması için psikolojik savunma mekanizmaları yeterli olmayacaktır.

 

Niçin fantastik alan her geçen gün genişlemektedir, gerçekten kaçış hiç olmadığı kadar hızlanmıştır? Cep telefonu ekranından girilen dünya niçin bulunulan fiziki ortama üstün tutulur olmuştur? Ya da gerçek benliğin üzerinde bir de sosyal medya profilinde varlık bulan fantastik benlik arasında etkileşim nedir? Öz değer ile etkileşimi nedir?  Gerçekteki karmaşık yapısının  fantastik kurguda yer bulamayacağı gerçeğini de unutmak iyi midir? Değil midir? .. Bu soru listesi uzar gider.

 

Burada belki de belki de fantastik realist ressamlar bir araya gelip, ekolün kuruluşundan bu yana geçen süreçte yaşananları değerlendirir, günümüzün tabiri ile ekollerini “güncellerlerse”  güzel sanatlar dünyasında anlamlı, gerekli ve çok disiplinli bir tartışma alanı açılabilir.  

 

Not:

Ben de fantastik resimlerimle biliniyorum.  Fantastik realistlerden çok daha farklı bir alandayım. Fantastik futurizm ya da ütopik fantastik futurizm benim bir ekolüm olsa olacak adı olurdu herhalde.Bu yüzden Ümit Gezgin tarafından kaleme alınan monografimde(2013)  içinde fantastik kelimesi geçen paragraflara da yer vereyim objektifliği elden bırakmamış olalım.

“Çok boyutlu bir anlatım katmanı içinde, entelektüel bir sanatçının şehre , istanbul’a bakışıdır bütün bir estetik serüveni. Evet, fantastiktir alabildiğine, çünkü katman katman geleceğe ve kente yönelik ilgileri çoğaltır. Ona yeni dizayn verir, Yarışmalar düzenletir. Giderek kenti yeniden tasarımlar. Bu konuda mimarlara bile öncülük eder. Fantastik realizmi, uçuk kaçık bir ressam fantazması değildir onda.”

“Genç kuşağın en dinamik ressamlarından biri olarak karşımıza çıkan Ali Balkan, aynı zamanda kendi fantastik bir örgü zinciri içinde yeniden tanımlar. Orhan Pamuk’un kent fantezilerinin ötesinde, görsel bir şölen boyutu ekler ona ve adeta Orhan Veli’nin yalın dinamizmi içinde yüksek bir yaratıcı imgelem keşfeder.”

“Resim ruha biçim verme sanatıdır da aynı zamanda. Ali Balkan resminin geneli düşünüldüğünde bu ruhsal örgü ve akılla sınanmış gerçeklik olgusun, estetik fantazmanın sınırlarını zorlayarak dünya resmi standartlarına uzanmaktadır. Çünkü gerek vapurlarla, gerek diğer konseptlerle kurduğu öykü ve kompozisyonlar, bütün bir öyküsel bütünleme ve fantastik yorumlar bir kenara bırakılsa bile; estetik öngörü ve tuvale dökülen görsel şölen bağlamında bile…

“Böylece avangard bir özellik de kazanıyor onun bakış açısı içinde vapur. Türk resmi içinde fantastik ögeden beslenen vapur söylemi böylesine bir çoğullukta işlenmedi. Bu çoğulluk onun resmi düşünüldüğünde ve bütün resimsel serileri de hesaba katıldığında yaratıcı dinamizm boyutunda ilk defa bu boyutlara ulaşmıştır. “

“Bu süreç, birçok resminde en üst estetik gerçeklikten zaten ortaya çıkmaktadır onda. Mesela Ayakta Kalmak tablosunda da yine yaratıcı estetiği sonuna kadar kullanmıştır sanatçı. Sıcak soğuk renk değerleri dikey boyut içinde gelişen estetik yapı, fantastik bir mimari konstrüksiyon, dalgalar ve renk geometrisi özgün bir kompozisyon oluşturmakta, hatta akılsal renk teorisi onun biçimle, rengi düzeyli bir birlikte ortaya koyduğunu kanıtlamaktadır. Akılsal estetik kategoridir onun gerçekleştirdiği.”

1458063311

Sorunu mu göstermeli ya da sayısal loto mu oynamalı? | Bosphorus Arts Newspaper | Sayı 115 | Sayfa 5 | Ali Balkan

Geçtiğimiz yıl bu günlerde plastik sanatlar kuramcısı İsmail Tunalı. Ağustos’ta eleştirmen Kaya Özsezgin. Ve geçtiğimiz ayda Adnan Turani’yi kaybettik. Burada  yeri doldurulamaz kayıplar deme lüksümüz yok.  Doldurulamaz yerlerini doldurmak için çalışmak zorundayız.

Geçtiğimiz aylarda  bir sanat fuarında çok saygı duyduğum bir galeri sahibi  ile aramızda şu konuşma geçti. Eleştirmene ihtiyaç çok dedi, yani dedim. İhtiyaç çok diye tekrar etti. Peki sizce   bu fuarda onursal eleştirmen ödülü kime verilmiş olmaydı diye sordum.  Kafamda bir isim var dedi. Akımızdaki isin aynıydı .  Fuarlar, müzayede  evleri sanat eleştirmenlerini ne kadar dikkate alıyor diye sordum. Eleştirmen sınıfı oluşamadı diyen bir yazar var mesela , bu yazar  eleştirmen  sınıfının  oluşmasını gerçekten istiyor mu yoksa aklındaki eleştirmen sınıfı  başka bir eleştirmen sınıfı mı?   Bir yanda da “batıdan öğreneceğimiz” bir şey kalmadı diyen Adnan Turani. Medya hangisine sürekli yer veriyor diye sordum?Ya haklısın dedi. O zamandan beridir bu konuda düşünüp durdum.

 

Eleştirmenler hakkındaki yanlış düşüncelerin kaynağı nedir?

Zannediyorum inmemiz gereken şey 50’lerden itibaren sinema klişeleri. Mesala Louis de Funès canlandırdığı  bir karakter vardır. Gurme, yemek eleştirmeni diyelim, kıyafet  değiştirir öyle gider restorana.  Güzel sanat eleştirmenleri desen karikatürlerdekilerden bile huysuz, uyumsuz tipler olarak karikatürize edildi sinema fimlerinde.

 

Oysa ki eleştiri genel olarak bilgili olduğun, deneyimli olduğun kimi zaman da otorite olduğun bir alanda üretilen bir eseri, performansa dayalı  sanatsal ya da sporsal faaliyette iyi ve kötü olanı ortaya koymak değil midi? Mesela modern resimle ilgilisiniz, Picasso’nun bir tablosuna bir eleştiri getirebilirsiniz? Bunu esprili bir şekilde de yapabilirsiniz. Şu anda eleştiri konusunda tartışılan şey benim anladığım kadarı ile kanaat önderi seviyesindeki eleştirmenlerin azlığı.   Esasında durum tam olarak bu denemez.  ABD Başkanının  da bir eleştirmen olduğunu düşündüğümüzde biraz daha umutlu olabiliriz.

 

Başkan Trump’ın esaslı bir eleştirmen olduğunun farkında mısınız?

Başkan Trump’ın “Çırak” isimli girişimcilik yarışmasında,  girişimcilik konusunda eleştirmenlik yapıyor, hayat dersleri veriyor ek olarak günümüzün tabiri ile genç girişimcilere “mentör”lük yapıyordu. Başkanlık seçimini kampanyasını da  mevcut politikaların eleştirilmesi noktasında kariyerini devam ettirdi.

 

“Film ve filimler” adlı youtube kanalı, sinema eleştirisinin geleceği olabilir mi?

150 bin abone, 15 milyon görüntüleme alan bir eleştiri kanalının sinema eleştirisi alanından çıkmış olması ilginç ve sevindirici. Taşlama(Hiciv) de yapıyorlar bol bol.  Anladığım kadarı ile eleştirel  parodileri hazırlayanlarda sinema alanında çalışan  kişiler.Yani sinemacılık konusunda bir ölçüde otorite konumdalar .Şamata, gırgır, eğlence ve eleştiri bir arada. Bol bol küfür de var. Sanki hayatımızda yokta orada var ne olacak! Eleştirinin geleceği belki de biraz bu: Daha eğlenceli, daha az resmi! Bunu söyleyince ilk aklıma gelen E. Kahraman’ın 2015’de ki muhteşem yazı dizisi: Duschamp’ın çişi, Manzoni’nin boku,”ölü tüccar” Klein ve  Emin’in şeyinin şeyi !

 

Canlı yayında stüdyoda  mangal yapan eleştirmenler olabilir mi?

Türkiye’de en çok takdir gören eleştirmen sınıfı haliyle spor yorumcuları ki artık buna yorumcu demek zor bildiğin eleştirmen onlar. Demek ki toplum talep gösterirse bir eleştirmen sınıfı kolaylıkla ortaya çıkabiliyormuş. Marjinallikte görsel sanat eleştirmenlerini fersah fersah aşarak canlı yayında mangal keyfi yapacak kadar da ileri gitmiş durumdalar.  Konu RTÜK’e kadar taşınmıştı.

 

Yine medyadan devam edelim moda programları var. İşte al sana şu kadar para, kıyafet, şunu  bu al, kombin yap sonra moda üstat ve üstadeleri seni eleştirsin. “olmuş” ya da “olmamış” desin.  Eee sonuçta Nasrettin Hoca dememiş mi “Ye kürküm ye” diye.  Ağırlığı olan programlar bunlar. Şaka değil!

 

Biraz da kuram geliştirelim!

Amatörce ilerleyelim. Spor eleştirisi, moda eleştirisi, girişimcilik eleştirisi nasıl bu kadar tutmuşken sanat eleştirisi neden pek tutmadı. Arada ki benzerlikler ve farklar nedir?

Öncelikle ilk üçünde çok büyük kesimlerin ortak ilgi alanı olma özelliği var.  Oysa ki sanata ilgi duyan kesim çok daha azdır. İhtiyaçlar sıralamasına göre bir sıralama yapalım. Bir numara sanat, ikincisi girişimcilik, üçüncüsü moda ve  spordur. Ne kadar yukarı giderseniz o kadar dar bir kesme hitap etmeye başlarsınız.  Bu açıdan sanat fuarlarının istisna olduğunu çok uzun zamandır söyleyip durduğumu bilirsiniz. VIP açılıştan sonra fuarlar bana göre müze olmasa da, yakın bir noktaya evrilirler. Bunun  da altını çizmiş olayım. Ama bu müzenin niteliği nedir? Orası başka. Kontrastı da tanımladık maden kurama bir isim verelim: “Fonksiyonel pragmatik  reyting” kuramı.

 

Artık başlayalım: Canınız mı sıkıldı, neden bir toplantı yapmıyorsunuz?

Geçtiğimiz günlerde  sanat  eleştirisi  lafı sıklıkla geçen bir yazı gözüme çarptı. Ama yazıdan çok yorumlara takıldım. Konu hakkında panel yapılsın yorumuna özellikle de. Evet harika. Futbol eleştirmenleri hakkında bir panel yapıldı mı? Yukarıda hızla geliştirdiğimiz “Fonksiyonel pragmatik  reyting” kuramı çerçevesinde gerek bile var mıydı? Yoktu çünkü talep vardı. Kurumsal iş dünyasında bir espri vardır, “canınız mı sıkıldı bir toplantı yapın” . Toplantıların verimsizliği eleştirilir. Paneller konferanslar şunlar bunlar akademik dünya için gereklidir de sürdürülebilir bir model kurgulamak için proje bazlı ve karar vericileri ile ikili görüşmelerin çok daha sonuç alıcı olduğunu düşünüyorum .  Bir de panel demişken, panel yapılsın diye gaz verenler, panele bile gelmez orası da zaten başka bir konu. Bir de ben sorunu gösterdim, benden bu kadar diyenlere de bir şeyler demeli.

 

Sorunu göstermek yerine sayısal loto oynamak daha mantıklı

Türkiye’de kaç milyon sosyal medya hesabı vardır. Belki de 40 milyon. Hadi diyorum duyarlı, sorunları gösteren kaç kişi vardır. %2 desen 800 bin kişi. Bunlarında %2’si çözümleri de gösterse 16 bin çözüm önerisi her gün sosyal medyada yer alıyordur. Sonra gelelim gazetelere. Burada da sorunlar ve çözümler yer alıyordur. Buradakiler çok daha donanımlı ya da en azından popüler köşe yazarlarından geliyordur. Oradan da günde 100 öneri çıksa. TV programlarından da 200 öneri çıksa günde 16300 öneri eder.  Ayda 500 bin yılda 6 milyon çözüm önerisi geliyordur bir takım sorunlara ilişkin. Ben bir sorunu tespit edip, çözüm önerisi getirdiğim zaman sesimin duyulması ihtimali altımilyonda bir. Sadece  sorunu gösterdiğimde ise 300 milyonda bir. Sayısal loto oyna kazanma şansı  20 kat daha yüksek! Hiç olmazsa belki  çıkan ikramiye ile, sorunu anlatıp, çözümü sağlamak konusunda bir şey yapabilirsin.

 

Edebiyat eleştirisi konusunda bir öneri

Edebiyat eleştirmenleri hakkında da bir yazı yazıldı mesela bu yazı anlamlı. Çünkü halkın talep gösterdiği bir alandan bahsediyoruz. A.Cevdet “2017:Milli edebiyatın yükseliş yılı” yazısında “eleştiri ve eleştirel bakış” alt başlığı altında özetle son 20 yılda edebiyat alanındaki estetik çürümenin kaynaklarını ortaya konulması gerekir bunu da  dağ gibi yüreğe sahip eleştirmenlerimizce  yapmalıdır, yayınevleri de bunları yayınlamadır diyor.   Eleştirmenlerin kitapları basılsın demek önemli. Niçin önemli. Birincisi eleştirmenin sesi duyulsun. İkincisi eleştirmen için  pek olmasa da bir telif geliri oluşsun gibi iki öneri bir arada  getirilmiş. Yani günümüzün popüler terimi ile sürdürülebilir bir model için öneriler getiriliyor.

 

Gelelim güzel sanatlara ve eleştirisine

Yazının başından  beri talep gören konuların eleştirmenlerinin bir şekilde olduğunu, olacağını söyledim durdum. Uzun zamandır da sanat piyasasının tüm dünyada gerilemekte olduğunu, fuar izleyici sayısının artmakta olsa da, galeri sergilerindeki sayının ciddi şekilde düştüğünü de yazdık.  İşin ilginci, güzel sanatlar sanat programlarında bile sonlara düşmüş durumda. Sonuç olarak halktan çok büyük bir talep olmadığını görüyoruz. Kimisine göre doğal olan bu, kimisine göre ilgisizlik hat safhada. Bu durumda sormamız gereken soru şudur. Sanat eleştirisi niçin önemlidir? Ne kadar önemlidir?Ya da sorumu şu şekilde sorayım: Sanat ne kadar önemlidir? Estetiğin yeniden tanımlanmasında  ve ortaya konulmasında  içtenlik ve özgünlük ne kadar önemlidir? Ve bunu başaranı ayırt edebilenlerin toplumun geleceği için önemi nedir?Çok önemli bir alan olduğu aşikardır. Hem devletin hem de milletin geleceği için önemlidir.

  

Ne yapmalı?

Sanat eleştirmenlerine, kuramcılara, sanat tarihçilerine destek verilmesi gereklidir  diye sürekli bir şeyler söyledim. Ama bu günlerde yeni bir şeyler söylemek lazım  İşte aklıma gelenler:

  1. Medyaya düşen rol çok önemlidir. Sadece sanat programları demiyorum. Medya’nın sanat eleştirmenlerine  çok genel konularda da söz hakkı vermesi gerekir. Onlara günümüz terimi ile pozitif ayrımcılık uygulaması gereklidir diye düşünüyorum.
  2. Belediyelerce düzenlenen resim yarışmaları çoktur da sanat eleştirisi, sanat tarihi gibi konularda pek yarışma yoktur. Güzel sanatlar alanında eleştiri, kuram geliştirme, sanat tarihi gibi başlıklarla açılacak ödüllü yarışmaların  çok faydalı olacağı açıktır.
  3. Sanat fuarlarının da eleştirmenlere- ister beğensin, ister beğenmesin-  bir ölçüde desteklemesi gerekir. Ne yapılabilir? Panellerde yer verebilirler, ödüller verebilirler, fuar hakkındaki yorumlarının medyada yer almasına olanak sağlayabilirler. Eleştirmenlerin seslerinin medyada duyulmasını sağlayabilirler. Olumsuz eleştiriden korkmamak gerekir, aksine emin olun ne kadar sert eleştiri gelirse , fuara ilgi daha da artar.
  4. Yayın evlerine düşen rol de  önemlidir.Yani sanat eleştirisine yönelik kitapların basım ve dağıtımına az da olsa öncelik vermeleri yerindedir. Bu konuda belediyeler, belediye gazeteleri ve yayınevlerinin ortaklaşa çalışması, medyanın da destek vermesi gerekir.
  5. Kültür Bakanlığı’nın da destek açısından  sanat eleştirmenlerinin makale ve kitaplarının sesli kitap haline getirilmesinin desteklenmesi, sanat alanındaki belgesellerde sanat eleştirmenlerinin yer almasının özendirilmesi, belli bir noktaya gelmiş eleştirmenler ile yıllık toplantılar yaparak hem geçen yılı değerlendirmesi, hem de gelecek yıl için bir vizyon turu atması ilk aklıma gelenler.
  6. Kosgeb’in de yurtdışı fuar desteklerinde galeriler  ile beraber eleştirmenlerimiz için de destek uygulaması da düşünülebiir.
  7. Ayrıca müzelerin giderek sanat fuarlarının da  eleştirmen eşliğinde turların düzenlenmesi konusunda da adım atmaları, organizasyon yapmaları, gelir paylaşım modeli oluşturmaları da çok yerinde olacaktır.

 

Eleştirmenlere gelince geçen aylarda  Ümit Gezgin’in bir değerlendirmesinden bahsetmiştim. Kısaca anlaşılır olmaya özen göstermelidir, içi  boş kavramlardan anlaşılmazlıktan uzak durmalıdır  sanat eleştirmeni diyordu. Bu bence iki açıdan çok önemli, birincisi medyada zaten nerde ise yer bulamayan güzel sanatların geniş kesimlere ulaşması ancak bu yolla mümkün. İkincisi sanat eleştirmenlerinin, sanat tarihi anlamında sanatçıları belgelediği de düşünülür ise gelecek kuşakların onları anlamaları da önemlidir. Elbetteki kavramlar, dönemler, sanatçıların bilinmesi gereklidir ki bu eleştiri de nelerden bahsedilmiş anlaşılsın. Ancak anlaşılmaz olmaktan kendine pay çıkarmaya çalışmak doğru değildir.

Başa dönelim

Kanaat önderi seviyesini de aşarak duayen ( en donanımlı en kıdemli) seviyesine ulaşan sanat eleştimenlerine gelince.. Bu seviyedeki  eleştirmenleri, sanat kuramcıları zaten milli servet değerindedir demiştim hatırlarsanız. İşte bu noktaya ulaşmış kim varsa desteklenmesi şarttır. Keşke çok fazla olsalar da zaten  çok azlar. Bu açıdan çok zor bir şeyden bahsetmediğimin bilinmesini isterim.

Milli servet dediğimize göre en başta akla gelen Kültür Bakanlığı ve ardından belediyeler. İkincisi de medya, hem bu yetkinlikteki insanlara hem sahip olduğumuzu göstermeli, hem deneyimlerinden yararlanmalı hem de  rol model olarak gençlerin önüne koymalı.

İsmail Tunalı, Kaya Özsezgin, Adnan Turani.. Gerçekte var olan ama gerçekte var olmayacak kadar istisnai sanat adamlarıydı.   Hayatlarını güzel sanatlara adamışlardı. 1 yıl içinde üç duayeni de kaybettik. Burada  yeri doldurulamaz kayıplar deme lüksümüz yok.  Doldurulamaz yerlerini doldurmak için çalışmak zorundayız. Düşünmek zorundayız! Çünkü bu seviyede eleştirmenlerimiz, kuramcılarımız yoksa dünya kültür havuzuna ne kattık, biz neredeyiz bunu bilemeyiz, ölçemeyiz..

 

toyota-robot

Yapay zekadan korkmam, evlenme programlarındaki organik zekadan korktuğum kadar! | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 114 | Sayfa 5 | Ali Balkan

Adnan Turani Art Ankara’daki konuşmasında avcı-toplayıcı toplumlardan başladı, robotik-seri üretim bantlarına kadar geldi. Sonrası için ben de tahminlerde bulunayım.

Turani’nin 4 dönemi, yağma ekonomisi, tarım ekonomisi, makine üretime dayanan endüstri dönemi, robotlu bant sistemine dayalı ekonomik dönemi ve bu son döneme bağlı olarak arz fazlası. Bunun sonucu olarak pop-art akımının ortaya çıkışı. Diğer anlatımla ve benim anladığım şekli ile sanatın sıradanlaşması, “optik” leşmesi ve nihayetinde insandan çok mekanikleşen sanatçıların, seri üretim bantlarını kurması, başka sanatçıların kendi üslubu içinde yaptığı eserlerin altına imza atması da dahil bir süreç.. “Sanatın arka yüzü” adlı eserinde bu makalenin yayınlanacağını da belirtti.

Adnan Turani konuşmasını şu sözlerle bitirdi:
“ Sanatsal mesele insanların kendi araştırmalarına dayanır. İnsanların kendi güçlerine dayanır. Onlar danışıyor mu bize sanat yaparken.. Batıdan öğreneceğimiz şu sırada hiçbir şey yok. Özellikle “pop(-art)”tan sonra… Ekonomilerin, sanatı, kültürü her şeyi değiştirdiği artık açık olarak anlaşılıyor.” . ( Aynı yönde hatırlarsanız yıl başında Ekrem Kahraman’ın “Batı dünyasının kültürel hezeyanları” yazı dizisinden bahsetmiştim. Özetini de zırvalama süreci olarak yapmıştı. Bunu da hatırlatayım)

Önümüzdeki 100 yılın en önemli 2 meselesi
Benim öngörüm 21.yy sonuna kadar küresel ısınma ve istihdamın temel meselelerimiz olacağı. Tabi bunlarla birlikte ve etkileşim içinde olmak üzere yapay zeka da düşünülmeli.

Ayrıca “arz fazlasının” sadece sanayi üretiminde değil, hizmet sektörü istihdam arzında olduğunu da düşünmeliyiz. Halihazırdaki dönemin “ileri teknoloji destekli tasarım, üretim” dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Turani’nin dönemlerini takip edecek olursak 6.dönemin “makinenin insanlaşması”, 7.dönemin de “İnsanın makineleşmesi” şeklinde tanımlanması ihtimal dahilindedir.

Küresel ısınmanın engellenmesi yönünde bırakın çözüm önerilerini, antlaşmalar bile on yıllardır gündemde. Sorun da çözümü de belli. Teknolojik gelişme ile hem bugün uçuk gibi görünen çözümler uygulanabilir hale gelebilir, hem de bugün aklımızdan dahi geçmeyen çözümlere kavuşulabilir. Yapay zeka burada çok faydalı olabilecek bir konumdadır.

İstihdam konusu ise küresel ısınmadan çok daha farklı bir konu. Teknolojinin ilerlemesi ile çok daha çetrefilli bir hal alan bir konudur. Bugün iktisatta tam istihdam olan amaç, çok ta uzun olmayan bir gelecekte, en fazla yüzyıl, sıfır istihdam idealine doğru ilerleyebilir. Yapay zeka, tam istihdam ideali için kabul edilemez, sıfır istihdam ideali için de zorunludur. Sıfır istihdam derken kimisine göre “ayağını uzat yan gel yat” dünyasından , kimisine göre de varoluşçuluğun en üst seviyesine giden bir dünyadan bahsediyorum. Çünkü robotik üretim ve yapay zeka bir araya geldiğinde, çok olası senaryolardan biri de insanların “boş işlerle” vakit kaybetmesinin önüne geçilmesidir.

İsviçre ve Finlandiya’da insanlar sevmedikleri işleri yapmasınlar onlara sevdikleri neyse o işlerle uğraşacak miktarda maaş bağlayalım diye girişimler oldu. Bu sıfır istihdam idealine yönelik bir adım. Diğer yandan D.Trump’ın A.B.D. Başkanı olmasında ise istihdamdaki rekabeti azaltacak yönde göçmenlik alanındaki düzenleme ve asgari saatlik ücrette artış vaatleri etkili olmuş gibi duruyor. Bu da tam istihdama yönelik bir adım. Göçmenler ve ülke vatandaşları arasındaki rekabet tüm ülkelerin, özellikle de g20 ülkelerinin bildiği, yaşadığı bir şey. Ancak 100 yıllık bir tura çıktığımızda, yaş ortalaması nın 60 yaşa yaklaştığı, yaşam beklentisinin 100 yılı aştığı, orta yaşın 55-60 kabul edildiği bir dünyadan bahsediyoruz. Ve burada istihdam piyasasında insanın rakibi insan değil, yapay zeka olacak. Androidler üzerinden betimlenen aşırı maliyetli, “Terminatör” filmine konu olan makinelerden bahsetmediğimi de söylemeliyim…Daha 7-8 yıl evvel, gişelerde gişe görevlisi insanlar vardı paralı yollarda, köprülerde. Şimdi yoklar. Basit algılayıcılar var. e-Bankacılık aldı başını gitti. Gişe çalışanlarının sayıları düştü. Bitmek bilmeyen bir otomasyondur gidiyor. Bunlar sadece giriş.

Belki hatırlamak istemiyoruz, Kasporov satrançta Deep Blue’ya 30 yıl önce, Lee Sedol “goa”da AlphaGo’ya bu yıl yenildi. Hani üstteki iki maçta “fikse” diye düşünen varsa, kendi kendini kullanan araba da mı gol değil diye sormalı. Bunlar zaten var. Sonrası için benim öngörüm sıfır istihdama giden yol. İstihdamda insanlar ve makineler arasındaki rekabetin, sadece düşük nitelikli meslekler değil, tıp ve tüm mühendislik alanları başta olmak üzere her alanda artacağını da görmek gerekli… İşte bu ilerleme en az 3-4 nesil sürecek sıkıntılı bir süreç olacak. Ve elbette bu süreç, ekonominin baştan sona değişmesi anlamına geleceği için sanatı da ciddi şekilde etkileyecektir. Özellikle tekilleşme olarak anılan yapay zeka ile beynin birlikte çalışmaya başlaması tüm tarihi değiştirecektir. Sanatın da bu aşamadan sonra gelişimini tahmin etmek zor. Ancak bilgisayar ile yarışma devri orada kapanacaktır. Yani eğer sanatı, kendini kendiliğindenlik ile dışa vurmak şeklinde tarif edersek, orada ortaya çıkan sanat eserlerinde, makine kodu ve insanın doğasının dışavurumu birlikte olacaktır. Diğer önemli bir konu ise resim matematiktir diyorsanız eğer, matematik modellerine dayanan yapay zeka yanınız, eserlerinizin bu açıdan tarihteki en üst seviyesine çıkmasına neden olabilir.

 

Yapay zekadan korkmam, evlenme programlarındaki organik zekadan korktuğum kadar!
S.Hawking geçtiğimiz günlerde dünyanın sonu hakkındaki uyarılarında yapay zekayı da risk grubuna ekledi! Esasında 80’lerde 90’larda tavan yapan, yapay zekanın insanlığı yok etmesi teması gittikçe yumuşama eğilimindeydi. 2000’lerin ortalarında tema yapay zeka insanı insandan korumak için özgürlüklerini kısıtlayabilire dönmüştü.(i-robot)Son olarak ta risk bilgisayar ile aşk olmaz noktasına kadar inmişti!(Her). West-World ile endişe bir tık artmış görünüyor.Dizinin orjini 1973 yapımı “West World”’e dayanıyor. 1968 yapımı “2001: A space Oddysey”’i de ister istemez hatırlatıyor. Dizi yeni ancak esin kaynakları “Terminatör” den bile eski.

Ancak şu kadarını söyleyeyim evlilik programlarındaki organik zeka ve bu zekanın teknoloji ile desteklenerek ulaşabileceği noktanın geleceğini düşününce, yapay zeka çok daha az korkulası gelir bana. Her neyse.
Buralara da hala vakit var! En azıdan 30 – 40 yıl var. İyisi mi biz yakın geleceğe geri dönelim.

Sanat dünyasının yakın geleceği
Fuarların hegemonyasına doğru ilerleyeceğimizi görmek zor değil. Bu yüzden “fuar tipi sanat” yükselecek demek gerekli ve şart.

Fuar tipi sanatı gişe filmine, bienal tipi sanatı festival filmine benzetebiliriz. İki tipteki filmlerde gayet insani, samimi, sahici olabileceği gibi tam tersi de olabilir. Ancak fuardaki olağanüstü rekabet koşulları dikkate alındığında dikkat çekebilmek için fuar tipi sanat, şok etmek, çarpmak, dekoratif olmak, çoğunlukla kafayı karıştırmaya odaklanmak durumunda. Bunları başarmazsa hiç olmazsa “hiper realist” olmak zorunda. Bu yüzden bu tip sanatın bu denli yükselişi insani bir gelişme olmayacaktır.

Bienaller ve fuarlar arasındaki paslaşmaların artacağını, sanat sezonunun “prime time” ının bu ikisinin bileşkelerinin olacağını düşünmek gerekir. Bu da bir açıdan “fuar tipi sanatın dengelenmesi için olumlu olabilecek bir gelişme olacaktır. Müzayede evlerinin de bu dönemi değerlendirmek isteyeceklerdir. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir, 80/20 kuralı gereği, sanat sezonun %80’ini bu kısacık dönemde tamamlanmış olacaktır. Bu yüzden sanat sezonu kuş uçumu fırtınasından önce açılacak, sonbahar müzayedeleri de karakış fırtınasından önce tamamlanmış olacaktır!

Arz fazlası sadece sanayi üretimde değil, hizmet sektöründe de mevcut demiştik. Bu açıdan turizm sektöründe de rekabet artacaktır. Devletler, turizmde iddialı şehirlerinin fuarları, bienalleri, festivalleri de rekabetçi üstünlüklerini artırmak için daha fazla destekleyeceklerdir. Sanatçı sayısı tarihteki en yüksek sayılara ve oranlara ulaşacak, üretilen sanat eserlerinin sayısı da doğal olarak bu üretimle birlikte en yükseğe ulaşacaktır. Sanat otoritesi benim diyenler arasındaki kavga kızışacak. İşte bundan sonrası için bir çok öngörü yapılabilir. En olası senaryo koleksiyonerlerin tam hakimiyeti senaryosu.

Koleksiyonerlerin kaçınılmaz yükselişi

Arz fazlası, robotik üretimin bir sonucu demiştik başta. Bu durumda talebi oluşturan kesimin yani parayı verenin düdüğü çalmak isteyeceğini de öngörmek zor değil. Bu varsayımda, koleksiyonerler, çok büyük ihtimalle gerçek sanatın “toplayıcılık” ve “en doğru zamanda toplayıcılık” olduğu savını en başta birbirlerine karşı ileri sürecekler. Bunu sanatseverlere söylemeyecek ama hissettirecekler. Galerilerin sayıları aşırı seviyede azalacak, tekelleşme artacak, “franchise” denemelerinin büyük kısmı başarısızlıkla sonuçlanacak. Koleksiyonerler geçici galeri gibi hareket edecek, fuarları PR için kullanacak, müzayede ve özel satışlar ile kar edecektir. Koleksiyonerlerin çok azı müze kurmak için çaba sarf edecek ancak gelecekteki fuarlardaki koleksiyoner sergileri müzeleri aratmayacak,
fuarlar da koleksiyonerlerin ağırlığı çok artacak, galerilerden ve fuardan çok koleksiyonerler öne çıkacaktır. “Rock star” koleksiyoner sınıfı henüz yok. Bunları da en fazla 5-10 yıl içinde görmeye başlayacağız.

Koleksiyonerler ve fuarların “Paris Salon” seçici kurulundan bile kendilerini büyük zannettikleri bir çağa da girilebilir. Ancak sanatçılar için bu dönemde galeri-fuar-müzayede evi ilişkisi de nerdeyse gereksiz olacağı için ve sonsuz merkezli bir dünyaya gidildiği için koleksiyonerler de 20.yy’da olsa ekol bile kurardık demekten kendilerini alıkoyamayacaklardır. Elbette ki, başlarda, müzayede evleri, koleksiyonerler ile yeni paylaşım modelleri geliştirerek kendilerini avutacaklardır. Koleksiyoner ve yaşayan sanatçılar arasında sorun her geçen büyüyecek. Koleksiyonerlere yapılan eleştiri de dillere pelesenk olacaktır. Koleksiyonerlerin hakimiyeti senaryosu da sürdürülemez nitelikte olduğundan zamanla bu model de çökecektir.

Bağlayalım, başlarda arz fazlası, nitelikli ve yönlendirme yetkinliğine sahip tüketici sınıfların yükselişine neden olacaksa da , ilerleyen dönemde teknolojik ilerlemedeki sıçramalar artık sadece ekonomide değil, makinenin doğasında ve insan doğasında da çok esaslı değişimlere neden olacaktır. Bu yüzden sanatın geleceğinde bu güne kadar pek te konuşmadığımız, makinelerin sanatı hakkında kendimizi konuşurken bulmamız da pek olası. Çok daha ilginci ise “internet of things” diye bahsedilen, makinelerin kendi aralarındaki iletişimini anlatan terimin geleceği. Yani makine sanatının, insansı makinelerdeki etkisi olacaktır. Ve tüm bunlardan çok daha ilginci ise, makineleşmeye başlayan insanın sanatsal üretiminin ne şekilde ilerleyeceği olacaktır.

Not: Burada söz gelimi “Robotsu uydumculuk” ya da “Leviathan” gibi kavramlardan ““Makine’ye hoş geldin” mottosundan bahsetmediğimi de belirtmeliyim. İşin enteresanı, makineleşmeye başlayan eş anlatımla yapay zeka kullanabilen, yani tüm dilleri konuşabilen, okuyabilen, insanlık tarihindeki yazılı, görsel tüm bilgilere kolaylıkla erişebilen, değerlendirebilen, Matrix’teki “ı Know kung fu” hızında öğrenen insandan bahsediyorum.
Diğer yandan makinenin insanlaşması alanında Matrix’i bir distopya olarak düşünürsek, sanal zeka üzerine bir ütopyadan da bahsetmek gerekir! Spoiler — Masallar Şehri İstanbul—Ancak sinemada kural distopyanın, ütopyaya göre çok daha iş yapacağıdır. Bunu anlamak için kahin olmaya da gerek yoktur. Pavlov motivasyonun temelinde acıdan kaçmak yer alır demişti. Hazza yakınlaşmak ikincildir. Sinemanın bulduğu temel formül de bu. Hazza yakınlaşma yani eğlenmek noktasında bile acıdan kaçmak üzerinden yol almak, motivasyonun iki yönünü birden kullanmak. Örneğin, eğlenmek için sinemaya gidiyorsun, dizi seyrediyorsun ama bir şekilde empati kurduğun karakterler özellikle de kahramanlar acıdan kaçmak için bir takım sorunlarla mücadele ediyor durmadan. Bu ikilemi dengeleyen kompozisyonu da sinemadan çok önce masallar kurdu. Artık masalların değişmesi gerek dedim 2011’de. Şu hali ile sinema(senaryolar), fuar tipi sanat 100 yıl sonra, vaktiyle Paris Salon’una kabul edilen bugün kimsenin görmek bile istemediği resimlerden hallice bir noktada olacaktır.

img_8093_161

SANAT SEZONU | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 113 | Sayfa 5 | Ali Balkan

Sanat sezonu nedir? Ne zaman başlar ne zaman biter. Böyle bir kavram var mıdır? Nedir bu sanat sezonu?

Sanat sezonu nedir sorusunu bizim gazetenin genel yayın yönetmeni Ümit Gezgin’e sorun cevabı bellidir: “sanatın sezonu mu olur?”. Ne de olsa  sanatsal üretim bir ömür boyu sürer durur.

Ancak sanatçı ve  sanat sever buluşması özellikle de plastik sanatlarda  nedense genelde sonbaharda başlar, ilk baharda havalar ısınıp ta, Adası, Modası, Boğazı,vapuru, sergi salonlarına üstünlük kazandığında biter. İstanbul’da mevsimlerin etkisi..

Benim çerçeveleri Bülent Abi yapar. Sanat sezonu nedir belki de en iyi o anlatır. Der ki. Haziran ortası- Eylül ortası iş olmaz .  Okullar açılır 2-3 hafta geçer kıpırtılar başlar. Ekimin ortasında sezon açılır.

Ben size meteorolojik bir tanım getireyim: Dünya gezegeninin kuzey yarımküresinde ısının 20 derecenin altına düşmesi ile başlayan, 20’lerin üstüne çıkması ile biten meteorolojik olaya, sanat sezonu denir!

Havalarda da artık 15 derecelere inince ilk başlayan döneme de  fuar sezonu denir.

  1. SANAT SEZONUNDA DÖNEMLER!

2 KASIM KUŞ GEÇİMİ FIRTINASI İLE KARAKIŞ FIRTINASI ARASINDAKİ DÖNEM SANAT SEZONUNUN EN BEREKETLİ DÖNEMİDİR

Sanat galerileri için koşuşturmalı dönem başlamıştır. Galericiler için 9 Aralık Karakış fırtınasına kadar sürecek bu dönem yılın en önemli dönemidir.

Kuzey yarımkürede de müzayedelerin kasım ayında(koç ayında) düzenleyecekleri  müzayadeler  ile gelir elde etmeye , rekor kırmaya çalışacaklardır. Sanatçılarda polemiklere girecek, sanat dünyası aylardır ayrı kaldığı klişelerine kavuşacaktır.

İstanbul’da Contemporary İstanbul (3-6 Kasım), Artist (12-20 Kasım) açılır, yüzbinlerce ziyaretçi fuarlara akar.Sonbahar müzayedeleri düzenlenir. Önemli sergiler açılmaya başlar.

Polemiği, tartışması derken karakış fırtınası ile sanat sezonu için bu bereketli dönem kapanır. Amansız elliye kadar geçecek dönemde galeriler yılbaşı alışveriş  furyasından kendi paylarına düşenle kışa hazırlanmaya çalışacaklardır.

“AMANSIZ ELLİ”

Soğuk bastıracaktır hem de tam 50 gün. Ta  karakışın 20. gününden başlayıp, gücüğün 9. gününe kadar sürecek bu amansız 50 gün sanat sezonunda “Amansız elli olarak” bilinir. (4 Ocak-22 şubat arası)

Fuar dönemini geride bırakan galeriler için sert kış koşulları her zaman için sanat sezonun zor geçmesi anlamına gelir. Bu bağlamda galericiler  için kışın ne kadar sert geçeceği çok önem taşır. Geleneksel tahmin metotlarını kullanan galericiler, ağustosta ayva rekoltesine, eylül de ağaçların yaprak döküp dökmediğine, kasımda havaların soğukluğuna bakarak bunu tahmin etmeye çalışırlar. Tahminlerinde yanılanlardan çok azı sonraki sezona kadar dayanabilecek, çoğu ise galeriler kapanıyor haberlerine “süje” olacaktır.

Galericiler 15 günlük tatili de “amansız elli”nin içinde bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışacaklardır. Büyük sergiler de yine bu dönemde görülmeye devam eder.

KOCAKARI SOĞUKLARI

6 martta cemre toprağa düşer(3.Cemre). Toprak ısınmaya başlar başlamasına ama 11-17 mart arasında Kocakarı soğukları geçmeden kış bitti denilmez. Kışın son kışlığıdır. Bu dönemde de Art Ankara açılır.

SEZON FİNALİ: GÜN DÖNÜMÜ

18 Nisanda yaza geçilirse  de , sanat sezonu bitmez. Devam eder etmesine de ilgi düşmekte, baharın çoşkusu şehri sarmaktadır. Büyük kişisel sergiler için son döneme gelinmiştir. Bahar müzayedeleri de nisan sonu bilemedin mayıs ortası yapılacaktır.

Ve 31 Mayısta “Ülger Doğumu Fırtınası” ile  gün doğusundan esen  şiddetli rüzgarlar sezonun bittiğini fısıldar. Kuzey yarımküre sezonun kapanışı ise 25 haziranda gündönümü ile gerçekleşir. Bu sıralarda da Art-Basel’de tamamlanmış olur. Sanat sezonu artık bitmiştir. Galericiler ve sanatseverler sıcak tatil bölgelerine, sanatçılar da work-shop’lara doğru yola koyulur.  Bu döngü böyle sürer gider.

  1. SANAT SEZONUNUNUNUN OLMAZSA OLMAZLARI

SANAT SEZONUNU SABIRLA BEKLEYEN KELİMELER SEÇKİN CÜMLELERDE YERİNİ ALACAKTIR

Sanat sezonunun başlaması ile beraber bir çok ortamda klişe sözler çok fazla kullanılmaya başlar. Nedir bunlar?

Bunu bende yaparım….Yığmışlar resimleri nerde bu espas…Ticarete dökmüşler…Kendini tekrar etmiş. Abi bunu hangi kafayla yapmış?.. Çok iyi yakalamış ya…Ben klasik seviyorum…Bunların liste başı ise tartışmasız “eline yüreğine sağlık”tır.

Kotarmak kelimesi de tavan yapacaktır. Proje, tasarım, konsept ,dahi, sade, özgün, muhteşem, efsane, naif, keyifli, bağlam, modern, post modern, süje kelimeleri de seçkin cümlelerde yerini alacaktır.

POLEMİKSİZ SANAT SEZONU ÇERÇEVELİ TUVAL GİBİDİR

Sanat sezonunda polemik şart. Geçen sene Banksy sergisinin giriş ücreti üzerine yaşanan polemik vardı.  “Türkiye’de ressam yok” vardı. Son yılların en büyük polemiği “boş çerçeve üzerinden” yaşandı.  Herkes tartışmaya dahil oldu. “Oturak” tartışması vardı. O da ilginçti.Bakalım bu sene polemik nereden çıkacak?

REKORSUZ SANAT SEZONU,  SEKTÖREL FUARDA SEKTÖRÜN LİDERİ OLMAYAN ŞİRKET GİBİDİR

Rekor şart, olmazsa olmazıdır sanat sezonunun. Sonbaharda fuar ziyaretçi sayıları genellikle rekor kırar. Ancak iş müzayede sonuçlarına geldiğinde iş değişir. Müzayede enteresan bir şey. Hangi eserlerin müzayedeye katıldığı, ekonominin durumu önemli olmakla beraber sanat sezonunda ilginç bir şey yaşanır. Sürekli bir rekor kırılır. İhtisas fuarına gidin bir tek sektörün katıldığı;  der ya her katılımcı biz sektör lideriyiz. Hesap ta bu.  Toplam satış rekoru kırılır. Sanatçının en pahalı eseri satılır. Çok fazla eser satılır. Rekor bir şekilde kırılır.

İSTANBUL FUARLARINDA GÖZLEMLENEN İSTİSNAİ BİR YEME-İÇME OLAYI

Esasında sanat sezonunun temel noktalarından birisi de sanatsal faaliyeti takip eden yeme –içme olayıdır. Ancak İstanbul fuarlarında çok farklı bir yeme içme olayı gözlenir.  Gerek Artist gerek Contempoary’nin girişinde sizi sanat ziyafetinden önce muhteşem köfte, sucuk kokuları ile dürümcüler karşılar.  Karnı  aç olan, bırakın sanat üretmeyi tüketebilir mi ki anlayışı ile dürümcüler konuyu sahiplenerek sanatı, sanatçıyı ve sanatseverleri desteklemektedir. Sanatseverlerin uzun ve yorucu geçecek fuar yolculuklarında, kafede yer bulma şanslarının zaten olmadığı, uzun restoran kuyrukları da göz önüne alındığında yeme içme  imkanının pratikte bulunmadığının da altının çizilmesi gerekir.

  1. 2016-2017 SANAT FUARLARI

11.CONTEMPORARY İSTANBUL SANAT FUARI (3-6 KASIM)

Bu yıl küratörlüğünü Marc-Olivier Wahler’in yaptığı ve danışmanlığını Marcus Graf’ın üstlendiği Collectors’ Stories sergisinin içeriğini bilmemekle beraber mesela Cem Yılmaz koleksiyonundan hangi eseri sergiliyor, eser hakkında neler düşünüyor ilginç bir şey. Koleksiyoner hikayeleri bölümünde küratörlük iyi seviyede ise ve bir de tema da varsa son yılların en ilginç sanat olaylarından biri olabilir.  Elbette “Koleksiyoner hikayeleri” kavramı da başlı başına bir tema olarak da düşünülebilir.

CI dialouges kısmında Ali Güreli’nin iki konuşmada katılımcı olduğunu görüyoruz.  Bunlarda ilki sanat fuarlarının gücü, ikincisi de HT Bloomberg’de Sanat ve Ekonomisi(4 Kasım, saat 16:40) . sanat eleştirisi, sanat gazeteciliği ve sanat yazımına ilişkin “yazmanın imkansızlığı” başlıklı panel de 4 kasım saat 13:00’de.Ziyaretçi sayısı tahmini de yapayım. 90 bin aşılır diye bekliyorum.

 

26.ARTİST ULUSLARARASI İSTANBUL SANAT FUARI (12-20 KASIM)

Bu sene çok uzun yıllar sonra, “Contempory’i gez gez biteremedim Artist’e zaman kalmadı” hikayesi “out”. İki fuar arasında 2 hafta var.  Artist’e de gidin gezin. Biraz uzak tamam ama yolda çektiğiniz cefaya değer. Sözgelimi Valör Sanat Galerisinin koleksiyonu görmelisiniz.  Kesinlikle görülmeli derim.

Önceki yıllardan farklı olarak, galerilerin yanısıra ARTİST fuarı , bu yıl sanatseverlerin karşısına “Umulmadık Topraklar” başlıklı geniş kapsamlı bir projeyle çıkıyor.  Çok küratörlü bir model ile organize edilen projeyi de merak ettiğimi belirtmeliyim.

Artist Sanat Fuar’ından da  ziyaretçi sayılarını ölçen bir düzenleme yapmaları ve bunu kamuya açıklamalarını istemek lazım. Bu önemli olacaktır, tahminimce dünyada en çok gezilen sanat fuarı Artist de o yüzden.

3.ART ANKARA ÇAĞDAŞ SANAT FUARI(13-16 MART)

İlk 2 fuardan sonra burası bence sıçradıkları yer olacak gibi duruyor.  Fuara nerdeyse 5 ay var o yüzden içeriği tam kestirmek kolay değil. Ve fakat, Kaya Hoca 2.edisyon için çok olumlu yorumların üzerine Fuar Başkanı  Bilgin Aygül ‘ün 2.edisyonda biraz bahsettiği vizyonunu da eklersek  sanat şölenine dönüşecek Art Ankara’nın 3.sünün 40 bin ziyaretçi seviyesini de aşacağını tahmin ediyorum. Yolunuz Ankara’ya düşerse kesin gezin.

SONUÇ:

Yukarıda da ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiğimiz üzere, kuzey yarım kürede sanat sezonu ve hava sıcaklığı arasında çok önemli bir ilişki mevcuttur. Bu durumda küresel ısınma sadece buzulların erimesine  değil, sanat sezonun kısalmasına da neden olabilecek bir durumdur!

dsc02706

BİR ÇINARIN ARDINDAN | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 113 | Sayfa 12 | Ali Balkan

İyimser olmak gerek. Hem de en az kaybettiğimiz duayen eleştirmen Prof.Dr. Kaya Özsezgin’in iyimser olduğu  kadar!

Benim Masallar Şehri İstanbul’da bir alt serim var. Adı “yarışma”. Yarışma serisi’nin başlangıcı  çok yıllar öncesine dayanır .Bu öylesine seçilmiş bir isim değildir. Kaya Özsezgin, Abdülkadir  Günyaz  ve  Ümit Gezgin tam zamanında sanat dünyasını uyardıkları için vardır.

En başta  o  tuhaf yarışmayı hatırlamak gerekir. Yıllarca düşündüm durdum bu tip bir oluşuma ve hakarete  kontrast nasıl oluşturulur diye. O yarışmada olan şudur.Bir şirket  yüksek ödüllü bir yarışma açar. Sonra yabancı jüri gelir ve der ki: “Olmamış”.Deneyim kazandınız da naifsiniz der ve ekler kimlik bulamadınız. Bunlar sadece küstah sözler değildir elbette.Kültürel işgalin çok üst  aşamasının girişidir.(Çok sorulur bu yarışmaya katılmadım)Kaya Hoca’nın bu sözleri edenlere tepkisi de o denli sert olmuştur ki, en azından sanat dünyasının geneli ortada ciddi bir durumun olduğunu anlamıştır.

 

HOŞGÖRÜNÜN  EN  ÜST SEVİYESİ

Mart 2016. Art Ankara, günlerden Çarşamba. Saat 13:00. Panel salonu hınca hınç dolu. Şunun benzerini İstanbul’daki bir sanat fuarı için düşünelim. Olacak şudur: Fuar görevlilerinden kim var kim yok panele gönderilir kalabalık olsun diye. O kadar.

Dikkatimi çeken salonun doluluğundan çok Kaya Hoca’nın hoşgörüsü oldu. Malumunuz  korsan tebliğ diye tanım var yani panelde soru kılığında adeta kendi sunumunu yapan katılımcılara söylenen söz. Panelde durum korsan tebliği de aşarak adeta monoloğa dönüştü.Ancak Kaya özsezgin  bu tuhaf anlamsız ciddiyetten ve   kuramsalıktan çok uzak  varsayımları  süzgeçten  geçiriyor  ve paneli katılmış izleyiciye anlamlı şeyler söylüyordu. Aynı zamanda da sanat tarihine ilişkin örnekler veriyordu. Türkiye’nin en üst seviyedeki eleştirmeninin bu tavrını her daim akılda tutmak gerekir.

 

“ROCK STAR” SANAT ELEŞTİRMENİ

Eleştirmenlerin rock starı malumunuz Jerry Saltz. Yalnız galiba şunu düşünmemişim. Esasında eleştirmenin rock star olduğu yer medya değil fuardır.

Panel bittikten sonra sağolsunlar fuardaki standımı ziyaret ettiler ve yine ne kadar şanslıyım ki  bir  kritik de yaptılar.Bu esnada  benim stand doldu taştı. Herkes Kaya Hoca’yı kendi standına çağırıyor ayaküstü hal hatır soruyordu.  Stand ziyaretleri esnasında Bosphorus gazetesine de bir göz  gezdirdiler,  Yine Bosphorus sanat gazetesinin duayen sanat eleştirmeni  Abdülkadir Günyaz’ı aradılar,  ondan sonra Kaya Hoca ile birlikte fuarı gezmeye başladık.  Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Her stand  Kaya Hoca’yı  baş tacı ediyor, fotoğraflar çekiliyor  keyifli sohbetler yapılıyor Kaya Özsezgin adeta deyim yerindeyse fuarda bir  “Rock Yıldızı”  eleştirmen  geziyordu.  Aman bir yanlış anlaşılmaya da yol açmayalım.  Kaya Özsezgin’e olan sevgi ve saygı sadece onun popüler olmasından diğer anlatımla bu sadece yıllar boyu sanat basını dünyasında ve son olarak Aydınlık’ta köşe yazarı, Ulusal Kanal’da Sanat TV’de yorumşarından kaynaklı bir şey değildi. Sanat tarihçisi, eleştirmen, akademisyen kimliğine saygı olduğu kadar, emek verdiği öğrencileri, öğrencilerinin yetiştirdiği öğrencilerinin ona gösterdiği sevgi ve saygı idi.

 

TAM ZAMANI

E.Kahraman “Yiğidin hakkı yiğide! Kaya Abi “tam zamanı”ların adamıydı. Olacakları tam zamanında öngörmüş, tam zamanında, tam kıvamında, tam olması gereken bir söylemle söylemişti sözünü”. Diyor. Katılmamak elde değil. Tekrar hatırlatmalı tuhaf  yarışmayı. Türk Sanatçısına  “ Jürinin incelediği resimlerin her ne kadar “içten” olsa da ve “zengin bir düş gücü” yansıtsa da genel olarak bir “öğrenme”, “deneyim kazanma”, “kimlik bulma” aşamasını yansıttığını saptayarak, bu yarışmanın bir “araştırma süreci” olarak belirlenmesini önererek “ tüm resimleri iade etmesi kararı karşısında dediklerini düşünürsek, “tam zamanında” buna karşı çıkanların başında gelmişti.

 

50 PUANDAN AÇILIŞ

Art Ankara’da resmi fuar açılışından evvel  bir kafede oturarak projelerinden sanattan sanat tarihinden konuştuk. Birçok projesi vardı. İnterneti daha faydalı kullanmak istiyordu Hatta bu konuda ortak projeler bile orada geliştirdik.Sonra da devlet desteğinin de önemi üzerinde uzun uzun konuştuk.

Bu yazıyı nerede okudum hatırlamıyorum ama Kaya Özsezgin için eleştiride 100 üzerinden not veriyor ise 50 den başlar deniliyordu. Kendisine bunu sordum.  bu yorumun çok doğru olduğunu  ve güzel olduğunu söyledi.  Yukarıda belirttiğim gibi hoşgörülü, yeniliklere açık, sanata değer veren sanatçının yetişmesinin bir süreç alacağının ve hatta ömür boyu süren bir süreç olduğunun farkında olduğu için tahmin ediyorum  50 puanı baştan vermesinin nedeni bu ömür boyu süren sanatsal üretim sürecinde sanatçılara sanatçı adaylarına bir teşvik primi gibiydi.

NE GÜZEL ELEŞTİRİ

Sanatsal üretim süreci cidden zordur. Bunu defalarca anlattım. Ve zaten bunun maddi yanını düşünerek yola çıkmazsınız.. Çok yakınlarımdan bana gelen eleştiriler var , resim yapa yapa gençliğini harcadın,  hayatı es geçtin diyenler bir hayli çok. Şunu soramazsın sanatsal üretim içinde olmayana. Ya sen hayatını boşa harcadıysan…

Pek cevap vermem bu tip eleştirilere.  Geçiştiririm. Ama sagolsun  Kaya Hoca’nın Masallar Şehri İstanbul  kritiğini, artık bu metni, bu tip sözler söylenin karşısına koyacağım:

“Sanat sahiplenmektir, her sanatçı bir konuyu sahiplenir ve bütün bir ömür onun üzerinde ısrar eder. Ali Balkan’ı bu açıdan takdir ediyorum. Ali Balkan sanat vapur içindir derken Vapuru benimsiyor. Vapur onun hayatında değişmez bir objedir. Bu güzel bir şey. Vapuru sahiplenmesi güzel bir şeydir.Bu bir değerdir. Demek ki bu sahiplenme yönünde çalışacak, çok daha iyi şeyler yapacak. Bundan eminim”

Bir de şunu söyleyeceğim. Böylesine bir duayen sanat eleştirmeni bir vizyon koymuş. Eminim demiş.. Buna icabet etmemek olmaz.

dsc02715 

 

ÇİFT YÜZÜNDE RESİM OLAN TUVALLERİ HATIRLATMA ZAMANI GELDİ

Arada bir yazıyorum sanat piyasasından bahsediyorum.  Ancak hatırlamalıyız ki bundan 50 yıl evvel ki sergilerin Kaya Hoca tarafından aktarıldığı şekliyle ortada bir sanat piyasası yoktu Hatta bu kavram bile yoktu. Bu yüzden 2010’da  tepe yapmış sanat piyasasını baz alarak beklentiler içine girmek pek de doğru değildir. Geçen sene Eylül ayında kaleme aldığım yazıda  uzun yıllardır iyi gitmeyen sanat piyasasının daha da zorlanabileceğini ancak ne olursa olsun genç sanatçıların resim yapmaya devam etmesinin gerektiğini söylemiştim. bu sene de belli ki pek iyi gitmeyecek. Bu artık 5.yıl. Dayanmak kolay olmasa da hatırlamamız gereken nedir ? Çift Yüzünde resim olan tuvaller.Bunu hatırlamalıyız. Eskiden satış kaygısı bu denli önde değil değildi.

BİR DUAYENDEN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Öğrenilecek şeyler çok. Bir kısmı benim çıkarsamalarım. Çoğu ise direk kendi sözleri ile yorumları:

Sanatın temelinde yaşam enerjisi vardır. Yani her sanatçı bu enerjiyi içinde bulunduğu toplumun bireylerine iletmek ister. Sanatın başka alanlarda olmayan bir etkinliği var. Bu tüm insanları bir arada toplar. Sanatın birleştirici sentez gücü vardır.

Sanatçı yaşam enerjisini kaybeder  ise  toplumla iletişim kuramaz hale gelir. Bir sanatçının sanatına olan güveni azalır ise, toplum ile ilişki kurma kabiliyeti de azalır.

Müstakbel sanat tarihçisi.. Sanatı sevecek, okuyacak, anlamak  için çaba harcayacak.Günümüz için bir nevi idealistler gerekiyor.

Burada Ümit Gezgin’in bir uyarısı var hem eleştirmenlere, hem de sanat tarihçilerinin yayımladığı akademik makaleler dışında kalan alana. Dediği şu. Anlaşılır olmaya gayret gösterin.  …Elbetteki kavramlar, dönemler, sanatçıların bilinmesi gereklidir ki bu eleştiri de nelerden bahsedilmiş anlaşılsın. Ancak anlaşılmaz olmaktan kendine pay çıkarmaya çalışmak doğru değildir. Eleştiri ister plastik sanatlar ister olsun ister edebiyat, anlaşılır olmak önemlidir. Aksi durumda “rol çalmak”, “sanat eleştirisi sanatçısı durumuna düşmek”  olasıdır ve en kötüsü “geveze ve ne dediğini bilmeyen” noktasına ulaşmaktır.  Ana akım bu sonuncusunu genellikle baş tacı eder. Bence artık bundan vazgeçmelidir.

Yeterince hoş görülü olduğunuzu düşünüyorsanız  2 kuşak öncesine göre o kadar da hoşgörülü bir insan değilsiniz.

Ütopyalar iyidir ama bir de olan bitenler var. Gerçek kurmacadan daha karmaşıktır  sözünü de arada bir akıla getirmek gerekir. Hayata karşı daha açık olmak gerekir, gelişmeleri, durumları değerlendirme zamanı geldiğinde geçer not ile sınırlı olmak üzere bol kepçeden değerlendirmek kimi zaman çok daha iyidir.

Konu plastik sanatlara gelince en az 50-100 yıllık bir perspektiften bakın. Son 5-10 yıldan değil. İdeali binlerce yıllık bir perspektiften bakmak.

Çok disiplinli ve çalışkan olduğunuzu düşünebilirsiniz. Böyle düşünüyorsanız emin olun hala yetersiz bir noktadasınız. Geçer not almak sizi şaşırtmasın.

Son noktada ise en üst  seviyede eleştirmenlerin özelliği sıradan bir resminize bakarak ve hatta resmin bir köşesine bakarak bile,  resminizin temel yapısını tahmin etikleri gibi, 3-5 cümlenizle, resminizi birleştiklerinden resminiz nereye doğru ilerleyeceğini, sizden çok daha iyi görmeleri diye de ekleyeceğim. Bu seviyeye ulaşacak eleştirmenlere ihtiyacımız çok!

 ÜÇ DİLEK HAKKIMI KULLANIYORUM!

Yeri doldurulamaz. Çok büyük bir eleştirmen kaybettik.Bu yüzden ilk dileğim sanat dünyasının tüm duayenlerine. Onlar bildiğiniz milli servet.. Onlardan istirhamım yaşları saymaya hiç olmazsa 40 yaşlarında bırakmaları.Ve en azından bu yaşın gereklerine göre bir hayat sürmeleri.

İkincisi sanat eleştirmeni adaylarından. Kimisi iyimser kimisi değil. Sanat kuramcısı, sanat eleştirmeni olmak çok zordur. Sanat tarihçisi olmak o kadar zor değildir. Yeter ki tarihçi bir şeyleri görerek, yaşayarak yorumlayarak yazsın. Okuyarak değil. Adı üstünde görsel sanatlar. Gezerek görerek yazsın.

Üçüncüsü devlet kurumlarımızdan. Kaya Özsezgin yıllardır bahsetti durdu. Kamu,  sanat eseri alıma başlamalı dedi. 1939’dan başlayan sergilerin ve eser satın almaların devlete kazandırdıklarını anlattı.  Son konuşmalarında modern sanat’a mesafeli olmalının acaba bu kalıcı olabilecek mi sorusundan yola çıkmaktan kaynakladığını söylemiş ve bunun aksinin geçerli olduğunu belirtmişti. Ümit ediyorum Kaya Hoca’nın bu önerisi  dikkate alınır.

 

Güzel sanatlar camiasının başı sağ olsun.

 

DSC02952

TÜRK SANAT PİYASASI | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 111 | Sayfa 4 | Ali Balkan

Yabancı bir sanat sitesinde yer alan  makalede tuhaf bir grafik yayınlanmış.

Bu grafikteki sayıların gerçeğe yakın olduğu düşünülebilir. İniş çıkışların gerçek piyasaya yakın oldukları da düşünülebilir. Grafiğin oluşumunda dikkate alınan ise büyük olasılıkla müzayede satış toplamlarının yabancı paraya çevrilmiş değerleri.Bu grafikte bir sorun olabilir, olmaya da bilir. Veri açısından  kullanılan metodoloji yazı içinde yer almıyor.

 Rahatsız eden

Buraya kadar her şey kabul edilebilir. Ancak grafiğe eklenen açıklamalar ve sanki bunların grafik üzerinde bir etkisi varmış gibi bir izlenim oluşturması rahatsız edici.

Bosphorus Sanat Gazete’sinin  yayın politikası  objektif olmayı ve nezaket sınırlarının içinde kalmayı gerektirdiği ve ek olarak herkesin en üst seviyede sağ duyulu bir şekilde konuştuğu bir devirde olduğumuz için yapıcı olmaya özen göstererek değerlendirme yapacağım. Yazının bağlantısına da yer vermeyeceğim,  hangi yabancı  sitede  yer aldığından da bahsetmeyeceğim.

 

Eleştiriden önce teşekkür

Makale yazarına teşekkür ederek başlayalım. 2 gün sonraki makalesinin başlığı “Fuar organizatörleri iyimser”.

Contemporary İstanbul ve Art Ankara ile görüşmüş, fuarların gerçekleştirileceği bilgisini vermiş.  Hoş ta bir yazı olmuş. Bu önemlidir. Dış basında yer alan bir çok yazının oldukça tuhaf olduğu bir dönemde, olumlu bir yazının dış basında yer olması güzel. Gönül isterdi ki Artist Sanat Fuar’ından da bahsedilsin.

Eleştirimin kapsamı

Makale yazarını eleştirmediğimi belirterek başlayayım. Eleştirdiğim makale yazarının kullandığı grafiğin üzerinde yer alan açıklamalar. Özetle, Türkiye’deki siyasi iklim ve hatta “Arap baharı” olarak anılan süreçle Türk  sanat piyasası arasında bağ kuruluyor. Bazı ifadeler ise en hafif ifadesi ile kabul edilemez, fazlası ile önyargılı ve eksik bilgiye dayanıyor.  Makale de de yer alan bazı taraflı yorumları da ihmal ediyor, bunu bilgi eksikliğine, 15 Temmuz işgal girişiminin püskürtülmesi sonrası uluslararası basının tuhaf, taraflı ve nihayetinde çifte standardın tepeye vurduğu değerlendirmelerinin etkisine bağlıyorum.

Küreselleşen dünyada sanat piyasası

Sanat piyasasına bakıldığında tüm dünyada yakın gelişmelerin oluşmakta olduğu görülür. Önemli bir sanat değerleme sitesi Artprice’ın  global endeksi  yani küresel  ölçekte sanat piyasası istatistikleri  incelendiğinde bu çok daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Artprice 1987 yılında Fransa’da kurulmuştur. Eleştirdiğim makale ile de hiçbir alakası da yoktur. Özetle bu grafikte  ortaya konan ise sanat piyasaları 2011 senesinde zirveye tırmanmıştır. Oradan beri de aşağı yönlü çalkantılı bir seyir izlemektedir.

 

Sanat piyasasına yön veren ekonomidir

Bir piyasanın analizi yapılırken esas alınan siyasetten önce ekonomik veriler olmalıdır.

Sözgelimi, TL’nin değerlenmesi ve ya değer kaybetmesi en başta dikkate alınmalı iken hiç dikkate alınmamış. FED kararları ile gelişmekte olan ekonomilerin para birimlerinin ağır şekilde değer yitirdiği herkesin malumudur. Türk Lirası da bundan nasibini almıştır.

GSYİH çerçevesinde Forbes şubat sayısının 50.sayfasında yer alan iki tabloya sanat piyasanın ve GSYİH’nın birbirlerine yakın hareketlerine de dikkat çekmek gereksizdir  bile..

Ekonomi iyi ise sanat piyasası da genellikle iyidir.  Siyaset ve bürokrasi bana kalırsa sanat piyasasının önünü açmak konusunda önemlidir ancak gücü de sınırlıdır. Önemli olan ekonomidir. Buna ek olarak ta sanat eseri alıcısı ve koleksiyonerin  morali yüksek, keyfi yerinde ise sanat eseri almak için daha hevesli olur.

İlginç bir tespitim

Fuarların fuarı şüphesiz Art-Basel’dir.  Yakın geçmişe dönersek 2011’deki ekonomik türbülanstan Türkiye göreli olarak AB’ye göre az etkilenmişti.  Art Basel’a giderek  eser satın alan Türk koleksiyoner sayısı da bu yıldan itibaren çok büyük bir artış gösterdi. İster istemez Türk Sanat Piyasa’sının büyüklüğü bundan olumsuz etkilendi.

Diğer yandan BM tarafından İran’a konulan ekonomik yaptırım niteliğindeki ambargo sonucu da İranlı koleksiyonerler kendi sanatçılarının eserlerini yöneldi ve koleksiyonlarına ekledi.  İran sanat piyasası büyüdü. Bir sonuca ulaşacak olursak, siyasi gelişmelerin sanat piyasasına etkisini ölçmek mümkün müdür bu bile belli değildir. Ancak ekonomi ile sanat piyasası  arasındaki bağ  çok açıktır. Farklı bir bağlama geçelim. Ekonomi alanında devam edelim.

 

Tarihten küçük bir kesit: “Berenson& Duveen” Şirketi (!)

1912’ye dönelim. B.Berenson bir sanat eksperidir. Kitaplar, makaleler yazar. Uzmanlık alanı rönesans eserleridir. Gizli ortağı Duveen bir sanat taciridir. Uzmanlıktan yoksun sanat koleksiyonerlerin ne alalım diye sorduğu kişidir.  Koleksiyoner Duuven’e, Duuven Berenson’a sorar. Brenson şu tabloyu alın der. Koleksiyoner’in bilmediği ise Duuven’in eserin %25 oranındaki bedeli gizli ortağı Berenson’a aktardığıdır. Bu tip ortaklıkların bittiği yanılgısına kapılmak saflık olur. Hele hele  sanat eserlerinin bir yatırım sınıfı olarak görmek ise çok daha problematik bir alanın girişidir.

“Blue chip” yalanı!

Sanat piyasasında “Blue chip” diye bir kavram öne atılmıştır. “Blue chip” finans dünyasında  AAA  kredi notuna sahip olan şirket anlamına gelir. Finansal dünyada bu kavram bir yere kadar bir anlam ifade eder çünkü finans alanı  katı bir şekilde düzenlenmiştir.. Ancak sanat piyasası hiçbir şekilde düzenlenmemiştir. Düzenleme olmayan bir piyasada “blue chip” gibi kavramlara da yer yoktur.

D.Hirst ya da J. Koons ve diğerleri için AAA notu kim verebilir? 3.kişilere verdikleri garantilerle zarar etmeyi alışkanlık haline getiren müzayede evleri mi? Sanat tarihçileri mi? Eleştirmenler mi? Bu bağlamda bu yalana son verilmesi gerekir.

Sanat eseri biriciktir, içtendir

Bununla birlikte  sanat piyasasında düzenleme yapılmasından yana değilim. Ancak sanat piyasasının diğer piyasalar ile de karşılaştırılmaması gerektiğini de düşünenlerdenim. Çünkü sanat eseri biriciktir. Özgündür. İçtendir. Bu özellikleri taşıyan bir sanat eserini emtialaştırmak mümkün değildir.Bu sözler kime derseniz?

 

“Ben Türk Resminden çıktımcılar”  

Kendi sanatçısını terk eden koleksiyonerin pek de doğru yolda olmadığını sürekli söyledik. Tüm dünyada sanat eseri satın alan kesimler sanıldığı kadar küresel piyasa motivasyonları ile hareket etmezler dedik.Bunu örneklendirdik.  Hiçbir ülkede bu yok dedik.  Bunu her zaman ölçülü ve gerekçeli bir dilde anlattık.  “Provanance” konusunda koleksiyonerin  sanat eserine olabilcecek önemli katkılarını anlattık. Sanat tarihinde önemli yer tutan eserlerin sahiplik zincirini vermiştik. En azından, ne bugün ya da dün,  sanat piyasası tarihinde  ben  kendi ülkemin resminden çıktım diyenlere pek rastlanmaz dedik durduk. Tamam, parayı veren istediği eseri satın alır. Buna karışamazsınız. Ancak kendi ülkesinin sanatını görmezden gelenin üstüne bir de  kendi ülkesinin sanatçılarını rencide etmesi doğru bir yol değildir.

 

Sonuç: Devlet desteği şart

Ortada pek kurumsal koleksiyoner  yoktu uzun zamandır. Bireysel  koleksiyoner de, resim alıcısı da   resim alma havasında değil.  “Ben Türk Resminden çıktımcılar”  zaten resim almıyorlar. Bu yüzden bir çağrıda bulunmak gerekli oldu..Bugün itibarı ile yurtdışında tanıtım ayrı bir önem kazanmış görünüyor. Çeşitli Bakanlık’lar bunun altını çizdi, çiziyor.

 

İlk önerim, yurtdışı fuar katılımı yapacak idari merkezi Türkiye’de bulunan  sanat galerilerine desteklerin arttırılmasıdır. KOSGEB’e halihazırdaki fuar destekleri için teşekkür ederek, bu talebi iletmiş olalım.

 

İkinci önerim, ülkemizde gerçekleştirilecek “sanat fuarlar”ına özellikle yabancı basın  sanat profesyonellerinin ve koleksiyonerlerin  katılımının desteklenmesidir. Bu talebi de Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’na iletmiş olalım.

 

Üçüncü önerim,  Türkiye’de yerleşik sanatçıların eserlerinin galerilerin  birincil piyasadaki  satışında KDV oranının indirilmesi.  Bunu söylememin nedeni de ortada. 2013,2014,2015 ve 2016’nın ilk yarısında birincil piyasa, müzayede evlerinin yani ikincil piyasasının çok ama çok altındaydı.  Sınırlı bir süre de olsa böylesine bir teşvik Türk sanatçısının belki önünü açmaz ama ayakta kalmasına destek olabilir.

Yeni Resim

İstanbul uzaktan değil, Vapurdan güzel. | Bosphorus Arts Newspaper |Sayı 108 | Sayfa 8 | Elifcan Şık

2.Art Ankara Fuarına kişisel sergisi ile katılan  Ali Balkan’la İstanbul’u ve vapurlarını konuştuk.

Ankara’ya hoş geldiniz.  Bildiğim kadarı ile ilk kez Ankara’da kişisel sergi açıyorsunuz. Art Ankaranın 2.sini nasıl buldunuz?

 Bu konuda geniş bir yazı dizisi yazmayı düşünüyorum. Özeti de şudur: Çok iyi buldum. Fuar mekanı çok iyi. Akustik ki en zor meselelerden biridir çok iyi çözülmüş. İlgi çok yüksek. 30 binden fazla ziyaretçi aldı. Katılımcıların profili,konuşmacılar, şehirle bütünleşme gibi kriterlerde de  çok iyi. Bunları da doğal karşılamak gerek fuar için örnek alınan fuar “Art Basel”. Elbetteki çok genç bir fuardan bahsediyoruz. Bu henüz 2.cisi idi. Acaba 3.sü olacakmı sorusu vardı fuarı görmeden önce ama fuarı görünce esaslı bir fuarla karşılaştığımı gördüm  ve süreklilik kazanacağından da emin oldum.

13012862_10153489445568093_5536187954770364359_n - Kopya

Ali Balkan-Prof.Dr.Kaya Özsezgin

Sanat eleştirmeni Kaya Özsezgin stand ziyaretinizde  “Sanat sahiplenmektir, her sanatçı bir konuyu sahiplenir ve bütün bir ömür onun üzerinde ısrar eder. Ali Balkan’ı bu açıdan takdir ediyorum. Ali Balkan sanat vapur içindir derken Vapuru benimsiyor. Vapur onun hayatında değişmez bir objedir. Bu güzel bir şey. Vapuru sahiplenmesi güzel bir şeydir.Bu bir değerdir..”şeklinde yorumda bulundu. Bu konuda ne dersiniz?

Kaya Özsezgin duayen bir eleştirmen. Sergimi gezmesi ve yorum almış olmak benim için çok önemlidir. İşin ilginci, ısrar konusunda 2011’deki kişisel sergimde  “Israr edeceksin ama zorlalmayacaksın” diye bir laf etmiştim o geldi. O günlerde tartışılan konular bellidir. Özellikle de benim “Masallar Şehri İstanbul” serimde alt seri olarak yer alan “Yarışma” alt serisinin ortaya çıkışı da  o günlerdendir.  Yaratıcı dinamizm çerçevesinde bence bu önemlidir.

 

Birde bana çevirisini gerçekleştirdiği, YKY’dan çıkan “Paris Salon Sergileri” isimli eserini tavsiye etti. Zannediyorum bu kitap “salon”, “reddedilen salonu”, Duschamp ve derken fuarlar ve ardından da seçici kurulların “salonlaşma” eğilimilinin çerçevesini oluşturmak istersek ilk okumak gereken kitaplardandır.

hşh

Tabi şunu da söylemeli  Art Ankara da içtenlik görüyoruz.J.Saltz’ın “Zombie Formalism” şeklinde tanımladığı tarz. Hani tüm fuarlar niçin birbirine benzedi konusunda yazdığı makale var. Yani dikey, figürsüz soyut, genellikle zorlama tekniklerle yapılan eserler bu  fuarda pek yok.  Bu konuyu da Kaya Özsezgin’le konuştuk.  Kendisi de  bu görüşte olduğunu belirttiler.

şçöşlml

J.Saltz’ın makalesinde yer alan eserler ( New York Magazine;16.6.2014)

 

Sahiplenmekten bahsettik. Öncelikle niçin vapur ? Ve niçin vapuru sahiplendiniz?

Vapur öyle bir semboldir ki. Denizcilik alanındandır. Endüstri çağındandır. İstanbul’un yatay-dikey kontrastını çok iyi bir şekilde özetler. Ben vapurların İstanbul’dan gidebileceğini düşünmem.  Ancak zamanla ebatları küçülebilir ve anıt değerini kaybedebilirler endişesini taşırım.Çok ciddi rakipleri vardır.

Hep dediğim bir şey 10 metrelik Eyfel Kulesi olmaz.  Yine mesajımı vereyim Eyfel Kulesi Paris için neyse, vapurlar da İstanbul için odur. İkisi de 19.yy 2.yarısından. İkisi de demirden.

hazır nesne

 “İstanbul’u bulma kılavuzu”

Hazır nesne denilince ilk akla gelen Duschamp’ın çeşme isimli eseri. İlk defa hazır nesne eserinizle karşılaştık, peki bunun nedeni nedir ?

Her sergide  sürpriz  yapmayı severim. Bu sergide de “hazır nesne” bir eserle katılmayı seçtim. Şehir hatları 2015-2016 kış tarifesini, numaralandırdım, imzaladım ve “İstanbul’da İstanbul’u bulma kılavuzu” olarak ücretsiz olarak dağıttım. Vapur sanat içindir dediğiniz zaman, İstanbul’a vapurla ulaşılır dediğiniz zaman, bu eser kavramsal çerçeveye ulaşıyor diye düşünüyorum. Çok daha önemlisi, şaka gibi görünse de gerçek bu. Bu ne hezeyan, ne de felsefi altyapıya sahip görünümlü geyik.

Bence İstanbul uzaktan güzel.

İstanbul uzaktan değil vapurdan güzel.

.fotoo

Turizm ve Kültür Bakan Yard. Sn.Hüseyin Yayman  ve yetkililerce açılış günü stand ziyareti

Ankara’lı Sanatseverler vapurları beğendiler mi?

 İçimiz açıldı.Vapura binmek istedik diyen çoktu. Çok farklı yaş gruplarından izleyici kendini attı vapurlara düşsel alemde. Hayallerinde. Bu güzeldi. Bakanlık ta ilgi gösterdiler. Standımızı ziyaret ettiler.Vapurları çok beğendiler.

Ben mesaj veririm. Eser bittikten sonra da geri çekilmem. “Futurist” isen, “Avangard” isen bu iş böyledir.  Anlatmaya devam edersin. Etmelisin.

Unutmayacaksın herkes her an mesaj veriyor.  Sosyal medya ya da ego devrimi yaşandı bu dünyada. Eğer içtenlik varsa eserlerin ve senin aranda. Ve  buna inanıyorsan mesajını izleyiciye sözel olarak  iletmekte sakınca yoktur.

Ali Balkan-Elifcan Şık

Ali Balkan – Elifcan Şık

Mesajınız?

Bol bol vapura binin. Ve hatırlayın sanat vapur içindir.

Bir de fuardayız madem.  Bu fuarda elbette bu eğilim bulunmamakla beraber fuar seçici kurullarının da “salonlaşma” eğilimine girmemesi de gereklidir.